Kadının adının, sesinin, saçının, başının, bedeninin her bir parçasının fazlasıyla var olduğu, ama hiçbirinin anlamının olmadığı, anlamdan yoksun varlığın mümkünsüzlüğünün bilinemediği, kendine ait olmayan varlık parçalarının bir pazar nesnesinden başka bir şey olmadığı, bütünlük içinde bir varlıklarının kabullenilmediği, bu sayılanlara dair anlamın zerresinin dahi olmadığı bir sistem ve zamandayız. Böyle bir sistem ve zamanda kadının varlık sorunları en temel sorun olmaktadır ve özgürlüğün yakalanması için varlığın olması şartı aşikardır. Varlığı olmayanın özgürlüğünün olmadığı bilinmektedir. Kadının kendini nasıl var edeceği, evrendeki konumunun ne olduğu, tanımlar yoluyla anlaşılmaya çalışılan doğa ve toplumla ilişkinin nasıl olması gerektiği konularının tamamı kadının ontolojik sorunları çerçevesinde gündeme alınması gereken acil konulardır. Ve tüm bu konular da kadın bilimi kapsamında derinliğine incelenmesi gereken konularıdır.

Hakikati esas alan bir toplum biliminin yapması gereken ilk ve en temel iş, kadın tanımını yok etmek üzerinden kendini var eden egemen erkek çözümlemesini geliştirmek ve kadını doğru tanımlamaktır. Temelde insanı esas alan, onu tanımayı, anlamayı ve daha anlamlı bir yaşama yönlendirmeyi hedefleyen toplum bilim, insanın sömürüsünü çözümlemek ve bu sömürünün ortadan kaldırılmasının temel kaynaklarını ortaya koymak zorundadır. Sömürüyü teşhir etmeyen bir yöntem, adına sosyal bilim dense de, sosyal da olamaz, bilim de olamaz. Sömürüyü çözümleyip aşamayan bir yöntem, sosyal bilim olamaz. İnsanın sömürüsünü teşhir edemeyen ve yerine özgürlük perspektifli bir yaşam sunamayan bir sosyal bilim, kesinlikle sosyal bilim olamaz. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan buna gerçekler sosyolojisi derken, gerçek sosyal bilimin kadınla göbekten bağını ortaya koyarak bu adlandırmayı yapmaktadır.

Kadın yaşamına zorba ve sömürgen erkek eli ve aklıyla binlerce yılda yedirilen kölelik düzeyinin tüm içerik ve biçimleriyle kavranması gerçekler sosyolojisinin ilk adımı olmalıydı.

Gerçekler sosyolojisinin gerçeğin kasaplarından farkı, ilk olarak evren gerçeğinde tikel ve evrensel arasındaki uyumu kesinlikle ihlal etmemesidir. Jineoloji olguları, gerçeğin kasapları olan bilim adamları (!) zihniyetinden kurtararak ele alır. Kadavralaştırılan gerçek, zaten hakikat olmaktan çıkarılmış yaşam artıkları demektir. Jineoloji, gerçeğe dair bu parçalanmışlıkları da ele alırken bütünlüklü bir yaklaşım geliştirmeyi hakikatin varlık koşulu olarak kabul eder. Her bir evren parçasının bütünle ilişkisi, atomun evrenle ilişkisine paralellik arz eder. Her bir zerrede paralellik arz etmeyen hakikatin insan-toplum-doğa-evren gerçeğine aykırı olduğu gerçeğini güncel olarak yaşar.

Kadın gerçeğinden yoksun bir araştırma yöntemi, kadını merkezine almayan bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi hakikate erişemez, eşitlik ve özgürlüğü sağlayamaz.

Hakikate kadının özgürleştiği alanlarda ulaşılır

Öncelikle hakikate ulaşmanın kadın özgürleşmesine verilecek anlamla bağlantısı vurgulanmaktadır. Kadın merkezli araştırma yöntemi hakikate yakınlaştırmaktadır. Hakikat arayışlarındaki nefis savaşlarından aşk konusuna kadar, kişisel aşktan ilahi aşka kadar her bir konunun kaynağında, kadın eksenli yöntemin götüreceği sonucun hakikate yakınlığı yer almaktadır. Tarihteki peygambersel çıkışlarda da bu konuda çokça örnek görmekteyiz. İsa’nın Magdelena ile ilişkisinden Muhammed’in Hatice öncülüğündeki yolculuklarına kadar birçok tarihsel gerçek, kadın merkezli düşünme, yaşam yönteminin hakikate götürdüğü gerçeğini anlatmaktadır. Mitolojilerin, dinlerin ve yaşam öykülerinin başlangıcı da kadınla mümkün olmakta, kadınla ifade kazanmaktadır. Kadınla erkek anlamlarında yoğunlaştırılan aşk konusu, başlı başına bir hakikat arayışı olup tüm sosyal yönelimlerin merkezinde yer almaktadır.

Yeni anlamların özgürleştiriciliği son savunmalarda, ahlaki ve politik toplumun kadın özgürlüğüyle mümkün olduğu vurgusuyla birlikte ortaya konulmaktadır. Yine ahlaki toplumun kuruluşunun kadın özgürleşmesiyle bağlantısı çarpıcı çözümlemelerle dile gelmektedir. Hegemonik güç, bu arada hegemonik erkeklik ancak toplumsal ahlakın çöküşüyle gerçekleşir şeklinde geliştirilen perspektifler çöken toplumsal ahlakın enkazı üzerinden inşa edilen hegemonik erkekliği aşmanın ancak kadın özgürleşmesiyle gerçekleşeceğini ortaya konmaktadır. Ve ahlaki toplum olabilmenin tek şartının da kadının özgürleşmesi olduğu burada netçe görülmektedir. Köle kadın gerçeğinin ahlaki çöküntüyü ne kadar derinleştirdiği mevcut dünya sisteminde ve yaşam örneklerinde de aşikardır. Özgürlük yanılgısındaki kadın şekillenmesinin de bu enkazı giderek büyüttükleri bilinen bir gerçektir. En azından bu sanrıların özgürleştirmediğini anlamak için kapitalist modernite sisteminin ulaştığı boyuta bakmak yeterli olacaktır.

Ahlaki ve politik toplumun en başat özelliği kadın özgürlüğüdür. Kadınları özgür olmayan bir toplum ahlaklı olamaz. Aynı zamanda kendi özgürlüğünü yaşayamaz, politik olamaz, demokrasiden söz edemez. Toplumsal ahlakını yitirmiş bir toplumun kadının namusundan söz etmesi de tam bir ironidir bu durumda. Çünkü kadın özgürlüğü yitirilmişse, namus adına zaten hiçbir şey kalmamıştır. Böyle bir durumda namus adı altında kadın ya da çocuklar üzerinde hüküm kurmak tam bir mikro iktidar hastalığı olmaktadır. Bu kronik hastalık ne yazık ki toplumun büyük bir kısmında mevcuttur ve aşma adına gelişenler de kapitalist kirliliğin ahlaksızlığı, namussuzluğu, yozluğudur. Toplumsal ahlak toplum bireyleri için vazgeçilmezdir. Toplumsal ahlaktan vazgeçildiği anda tüm ahlaksızlıklar bireylerin kapısını çalar, hatta kapısını kırar. Sokağının, mahallesinin kirlenmesine göz yuman ve bu mekanları temizlemeyen kişiler, kendi evlerine mikrop girmesini önleyemeyecektir. Bu durumda kişilerin özgür ve sağlıklı yaşamasının temel şartlarından biri de ahlaki ve politik toplumdaki rolleri olmaktadır. İnsani varoluşun temel formu olan toplumun yok olması tümden insanlığın yok olmasıyla özdeştir.

Özgür Eş yaşam, toplumun ulaştığı evrensel düzeyin  göstergesidir

Bir ahtapot gibi toplumu sarmış olan merkezi hegemonyanın insanlığın tüm birikimlerini, ahlakını, gücünü ve değerlerini emen kollarından kurtulmanın tek yolu kadının özgürleşmesidir. Bundan başka bir kurtuluş yolu yoktur. Öncelikle kadınların bu konuda özgürleşme edimlerinde bulunmaları şarttır. Özgürleşmenin anlam ve bilinci oluştukça erkek bireyinin de özgürleşmesi ve bilinci gelişecektir. Ancak bu karşılıklı özgürleşme düzeylerinin yaratacağı durumda gelişebilecek özgür eş yaşamlar, toplumun ulaştığı evrensel düzeyin de göstergesi olmaktadır.

Toplumun en küçük yapı taşı denilerek sosyoloji derslerinde kutsallaştırılan aile, en büyük darbeyi kapitalist sistemle birlikte aldı. Değerlerin tükenişi ilk olarak temel toplumsallaşma formu olan aileyi çözüyor. Tükenen değerler ve parçalanan toplum üzerinden sistem kendini inşa ediyor. Çünkü toplumun parçalanması, birey olma adı altında toplumun atomize edilmesi, sistemin karşısındaki gücü parçalayarak güç odaklarını güçsüzleştirmesi anlamına geliyor. Bir anlamda böl-parçala-yönet komutları toplum üzerinde uygulanıyor.

Kapitalist sistem içinde parçalanan aile olgusu karşısında geliştirilecek olanın, farklı adlar altında aynı zihniyetle kurulacak birliktelikler olmadığı kesindir. Mikro devlet olarak eleştirdiğimiz ailenin parçalanmasının özgürleşmekten değil de kapitalist sistemin parçalayıcılığından kaynaklı olduğu bilinmek durumundadır. Bundan dolayı zihniyet olarak aşılması gereken gerilikler azalmamış artmıştır. Mülkiyet, iktidar, sahiplik, eksiklik, zürriyet zihniyeti aşılmadan geliştirilecek birliktelikler, adı ister evlilik olsun ister olmasın, ister devrimci evlilik olsun ister başka bir şey olsun aynı merkezi hegemonyaya hizmet ilişkisidir. Bu tarz yaşamda oluşturulan kimlikler, mevcut sistemler tarafından oluşturulmuş inşaalardır ve mevcut kadınlık erkeklik aşılmadan da her iki cinsin de bu ilişkide kendilerini gerçekleştiremeyecekleri, kendiliklerini kaybedecekleri, özgürlüklerinden bir adım daha uzaklaşacakları bilinmelidir.

Reklamlar