Günlerimiz satranç oynamakla geçmeye devam ediyordu. Uğraşabilecek, zamanımızı verebileceğimiz başka bir meşgalimiz yoktu. O gün Kemal ile Şükrü Gülmüş oyuna tutuşmuştu. Her zaman olduğu gibi koğuşun tümü Kemal’den yana. Artık koğuşumuzun rutini haline gelen Kemal abi şu hamleyi yap, bunu yapma diyerek herkesin oyuna dahil olduğu bir müsabakaydı. Oyunda Kemal PİR kesin üstünlüğü ele geçirmişti. Espriler yapıyor, rakibinin moralini bozmaya çalışıyordu. Şükrü Gülmüş homurdanıp saygısızca sözler söyleyerek satranç tahtasını elinin tersiyle öyle bir şiddetli biçimde yıktı ki herkes buz gibi oldu. Derin ve öfkeli bir sessizlik koğuştaki her kesin, her şeyin üstüne çöktü. Bütün arkadaşlar ona pis pis bakıyorlardı. Herkes çok bozulmuştu. Kibirli, aşağılık kompleksli yerden bitme bir adamdı. Kibri ve kompleksi çok fazla göze batıyordu. Bu özelliği rahatsız edici boyutta olduğu için kimse onu sevmezdi.

Kemal hiçbir karşılık vermedi, tek bir söz söylemedi. Masadan kalktı ve gitti. Ve bir daha onunla satranç oynamadı.

**

Ekim ayının başlarında görüşçüm gelmişti. Gittim. Aile bize önümüz kış olduğu için kışlık giyim eşyaları getirmişti. Havalar zaten giderek serinlemişti. Bazı günler hırka, kazak giymeden olmuyordu. Görüşmeden dönüp bizim koğuşa giden aşağı koridora girdiğimde yirmi beş otuz askerin pusu da beni beklediğini gördüm. Aldırış etmeden yürüdüm. Laf atmaya başladılar. Beni çembere aldılar. Tam 3. Koğuşun kapısının önündeyiz. ‘Beni mi döveceksiniz. Bir kişiye karşı otuz kişi öyle mi? Erkekseniz teke tek dövüşelim’ dedim. Hepsi birden saldırdılar. Kapandım. Bana herhangi bir zarar veremediler. Sonra çekip gittiler. Orta da sadece bizim koğuşun gardiyanı kalmıştı. Korku dolu gözlerle ‘Benim bunda bir suçum yok’ dedi. ‘Çık yukarıya kapıyı aç, sana bir şey yapmayacağım’ dedim.

Koğuşa girdim, durumu Kemal’e ve arkadaşlara anlattım. Henüz hikâyenin sonuna gelmiştim ki koğuşun mazgalı açıldı. Mazgaldaki surat daha önce bizim türkü yazılı kağıdımızı alıp giden üsteğmenin suratıydı.

-‘Türk askerine meydan okuyan kişi kimse dışarıya çıksın. Teke tek kavga isteyen kimse gelsin’ dedi.

Kemal kapıya yöneldi. ‘Senin otuz askerin bir arkadaşımızın başına çullanmış, bu yetmiyormuş gibi şimdi de horoz dövüştürür gibi teke tek mi kavga etsinler istiyorsun.

-‘Türk askerini teke tek kavgaya davet eden dışarıya çıkacak, o kadar.’

-Üsteğmen burası Roma arenası değil, bunlar da gladyatör… ayıptır, o kadar okumuş, görmüş, geçirmiş insansınız. Horoz dövüştürür gibi insanları dövüştüremezsiniz.

-O teke tek dövüş isteyen çıkacak. Çıkmazsa bir çıkartmasını biliriz.

Kemal’e ‘Bırak beni, ben çıkıyorum. Sen merak etme’ dedim. Üsteğmene teke tek kavga teklifini benim yaptığımı söyledim. Açın kapıyı dedim ve çıktım. Çıkar çıkmaz yüzden fazla asker beni kaptığı gibi ite kaka, çekiştire dürtükleye havalandırmaya çıkarttı. Havalandırmaya çıkana kadarki arbedede bizimkilerin Ankara’dan o gün getirdiği ve on dakika önce üzerime giydiğim gri renkli Neyir marka kazağım paramparça olmuştu. Bu çok zoruma gitmişti.

Bir asker çıkarttı üsteğmen karşıma. Cılız uzun boylu bir çocuk. ‘Bu da kim dedim, ben bu askeri tanımam, bilmem. Benim bu çocukla bir sorunum yok. Ben bana yapılan saldırıyı tertipleyen Şerafettin’i istiyorum’ dedim.

Kepini yanındaki bir arkadaşına veren hücrelerin gardiyanı ünlü işkenceci Şerafettin karşıma geldi. Bizimkiler ona Be Şeref derdi. Yani Şerefsiz. Arkadaşlar elbette ona boş yere şerefsiz demezlerdi. Gözaltından işkenceden yeni çıkıp gelen her tutuklu bir süre hücrelerde tutulurdu. Bu şerefsiz de onlara işkence yapar, üzerlerindeki parayı gasp ederdi. Koğuş temsilcilerine yönelik saldırıları organize eden de bu şerefsizdi.

Benim eski bir boksör olduğumu elbette bilmiyorlar. Be Şeref paldır küldür üzerime geldi. Kendisini yerde buldu. Kalktı bir daha yere yıkıldı. Nasıl yıkıldığını kendisi de anlamadı, ama kalkmaya çalışırken bizim sarkık çamaşır ipine tutunmuş sallanıyordu. Kaybetmişti ve gözlerinde korkudan başka bir ifade yoktu. Bana öfke bile duyamayacak kadar sinmişti. Üsteğmen durumun kötü olduğunu anladı ve Türk askerinin namusunu kurtarmak için ‘saldırın’ dedi itlerine. Duvara sırtımı yasladım. Hepsi üstüme geldi. Kapandım. Bizi pencereden seyreden 3. Ve 7. Koğuştaki arkadaşlar bastı sloganı. Havalandırmaya cam şişe, kap kacak fırlatmaya başladı. Slogan sesleri zindanın her köşesinden yükselmeye başlayınca üsteğmen önlerinde hepsi kaçtı.

Gardımı açtığımda üç beş askerin başımda durduğumu gördüm. En rütbelisi çavuştu kucaklayıp ayağını yerden kestim ve tam kafayı gömecektim ki, ‘kurban olim yapma abi benim bir suçum yok’ dedi. Bıraktım ‘si.. git buradan’ dedim.

Diğerleri de kaçtı. Geride sadece bizim gardiyan kalmıştı. ‘Yürü çık yukarıya kapıyı aç’ dedim. Bir tek can yakan darbe almamıştım. Ama Neyir kazağım gitmişti. Hala o kazağın başına gelenlere üzülürüm. Keşke hemen giymeseydim derim.

Koğuşa girdikten bir süre sonra mazgal bir kez daha açıldı. Bu sefer Cezaevi iç emniyet amiri yüzbaşı gelmişti. Mazgaldan onun yerine gardiyan konuştu. Yüzbaşının benimle baş başa görüşmek istediğini söyledi. ‘Tamam’ dedim. Kemal ‘Nasıl tamam’ dedi. ‘Bir şey olacaksa bana olsun, bütün koğuşu tehlikeye mi atayım’ dedim. ‘Haklısın’ dedi.

Gardiyana kapıyı açmasını söyledim. Yüzbaşı önden yürüdü. Onu takip ettim. Alt kattaki koridora çıktık. Yüzbaşı askeri uzaklaştırdı.

-‘Olay nasıl başladı? Bana ayrıntılarıyla ve doğru bir biçimde anlatacağınıza söz verebilir misiniz’ dedi.

-Elbette dedim.

Her şeyi hiçbir ekleme yapmadan olduğu gibi anlattım. ‘Ulan Türk askerleri erkekseniz teke tek gelin’ demedin mi?’ diye sordu. Böyle bir söz kullanmamıştım.

-‘Öyle bir şey demiş olsaydım inkar etmezdim. Askerlerinize ‘Delikanlıysanız teke tek gelin’ dediğime olay yerindeki bütün askerler gibi, koğuş gardiyanımız da şahittir.’

-‘Teşekkür ederim’ dedi.

Ve çekip gitti.

Koğuşa kazasız belasız geri getirildiğimde mazgalı önden geldiğim gibi ben açtım. Herkes diken üstündeydi. Mazgaldan bir çırpıda insanı tanımak zordur. Görüntümden önce sesim beni ele vermişti. Ben olduğumu anlayınca gözlerdeki ifade hızla değişti. Herkes rahatlamıştı. Görüşmenin ayrıntılarını anlattığımda endişelenecek bir şey olmadığı anlaşılmıştı. Kırılan camlar, ranzalar, atılan sloganlar için 12 Eylül’ün o cicim aylarında bile hiçbir soruşturma açılmadı. Vukuatın üstü kapatıldı.

Maşallah hoca bu olay üzerine bir şiir yazmıştı. Kemal de Ahmet Arif’in ‘bin yıllardır teke tek kavgada yenilmedi bura, bura uşağı’ dizelerinin geçtiği şiiri hatırladığı kadarıyla ikide bir söyleyip duruyordu. Hocanın şiirini de çok beğenmişti. Bir kopyasını almış o davudi sesiyle bütün koğuşa okuyup duruyordu.

Beni mahcup etmek için ne gerekirse onu yapıyordu. Artık dayanamadım, ‘Kemal abi sence de yetmez mi? dedim.

**

Bu olayın üzerinden bir iki hafta geçmiş geçmemişti Kemal’in babası Cemal amca görüşe geldi. Benim de görüşmecim gelmişti. Birlikte çıktık. Gidip selam verdim, ‘hoş geldin amca’ dedim. Yaşlıydı. Apak sakalları vardı. Kafasına siperliksiz, kalpağa benzer bir şapka takmıştı.

Kemal ile o gün ailelerimizden konuştuk. Kız kardeşini çok sevdiğini söyledi. ‘Ben de çok emeği var. Annemden daha çok o bana baktı, büyüttü. Babamla birlikte bazen işe giderdim. Beni çalıştırmak istemezdi. ‘Sen bizim gibi olmayacaksın, okuyacak adam olacaksın’ derdi.   

Cemal amca bir taş duvar ustasıydı. Yani ekmeğini taştan çıkartan insanlardandı. Kemal PİR’i okutabilmek için dişini tırnağına takmış bir babaydı. Gelirken Kemal’e özlemiştir diye mısır ekmeği ve fındık getirmişti. İçeriye artık yemek alınmadığını nereden bilsin.

Görüş gününün ertesinde bir çavuş elinde bez bir çıkınla koğuşumuza geldi. Kemal’i görmeye gelmişti. ‘Ya sen Cemal ustanın oğlu Kemal misin? Seninle aynı köydeniz. Ben Cemal ağanın yanında çıraklık yaptım, taş duvar örmeyi o bana öğretti’ dedi.

Cemal amcayı görüşten çıkarken görmüş. Konuşmuş. Getirdiği mısır ekmeğini ve fındıkları içeriye almadıklarını söylemiş. Bu çavuş ‘sen bana ver ben ona götürürüm’ diyerek almış. Elinde getirdiği çıkın Kemal’in babasının emanet ettiği çıkınmış. Endişeden olsa gerek fazla kalmadı ve emaneti bırakıp gitti. O çavuşu bir daha görmedik.

Kemal bez çıkını açtı. İçinde parçalara bölünmüş büyükçe bir mısır ekmeği ile bir kilo kadar fındık vardı. Arkadaşlara dağıtmamızı söyledi. Arkadaşların hepsi de sanki anlaşmışçasına almak istemedi. ‘Ailenden, evinden, köyünden yıllar sonra gelen ilk şey teberik sayılır. Bunu sen almalı, sen tatmalısın’ der gibiydiler. Kemal ısrar edince herkes tadına baktı fındıkların ve mısır ekmeğinin. Mısır ekmeği taş gibi sertti. Ama üzerinde buram buram köy kokusu vardı. Çok duygusal anlardı bu anlar.

Kemal’in bir daha hiç görüşmecisi gelmedi.

***

Bir gün yine voltadayız. Kemal Pir birdenbire;

-‘Meto eğer istersek buradan kaçabiliriz’ dedi.

-Nasıl dedim.

-Pencereden çok rahat biçimde kaçabiliriz.

Bizim koğuş ikinci kattaydı. Bitişiğimizdeki 9. koğuş ile bizimkinin havalandırmalarını birbirinden ayıran perde beton duvar vardı. Bu duvar, 9. koğuştan taraf son penceremizin hemen dibindeydi.

-Şu pencere şişlerinden bir tekini kesebilsek dedi, rahatlıkla çatıya çıkabiliriz. Eğer çarşaflardan sağlam bir ip yapabilirsek çatıdan aşağıya inerek kaçabiliriz’

Bu konu üzerine epeydir kafa yorduğu anlaşılıyordu. Ayrıntılarını dinleyince benim de kafama yattı. Böyle bir firar planını pratikleştirebilmek hiç zor görünmüyordu. Bize lazım olan sadece bir demir testereydi. Yağ kullanarak, fazla gürültü yapmadan bir, bilemedin iki günde parmak kalınlığındaki bir demir şişi kesmek zor olmazdı. Çatıdan inmek için gerekli olan ipi yapmak çok daha kolay ve fazla zaman istemeyen bir işti. Cezaevinin dışında henüz bir avlu duvarı falan örülmemişti. Çok yeni bir cezaeviydi. Tutsakların sayısı arttıkça koyacak yer sorunu çıkmıştı. Yani zaruret üzerine erkenden faaliyete sokulmuştu. Cezaevi dışında sadece dış avlu duvarı değil, henüz aydınlatma bile yoktu.  Sadece cezaevinin dört köşesinde dört tane ağır makineli silah taşıyan zırhlı askeri araç güvenliği sağlıyordu. Aralarındaki mesafe yüz yüz elli metre kadardı. Sisli, yağmurlu bir havada kimseler görmeden aşağıya inmek de kaçmak da mümkündü.

Ama öncelikle demir testere bulmak gerekiyordu. Bizim koğuş Kemal PİR’in varlığı nedeniyle çok fazla denetim altındaydı. Giren çıkan eşyalar titizlikle aranırdı. Aramalar bizde daha ince yapılırdı. Bütün pencere şişlerini tek tek kontrol ederlerdi. Eğer demir testere getirilecekse bunu bir başka koğuş üzerinden yapmak daha akıllıca olurdu.  

İhtiyacımız olan demir testereyi belki komşu koğuştaki arkadaşlar üzerinden elde edebilirdik. Kemal bu planını duvardaki mazgaldan diğer koğuştaki arkadaşlarla da paylaştı. Bitişiğimizde idam cezası almaları yüksek ihtimal olan Bedrettin, Ali, Deza gibi arkadaşlar vardı.

Kemal PİR, o koğuşun temsilcisi Felemez üzerinden bu işi kimlerin yapabileceğini öğrenmişti. Kimin bu işi yapabileceğinin netleşmesi fazla zaman almadı.

Ali Kılıç;

‘Ben halledebilirim demiş. Bizim akraba bir kunduracı var, o yapacağı ayakkabının tabanına bir çift testere yerleştirebilir. Görüşmeciler de alır gelir.’

 Nihayet demir testeremiz gelmişti. Kemal ‘arkadaşlara haber vermeliyiz. Habersiz kaçmak olmaz dedi. Bir not yazılıp gönderildi. Cevap umulandan çabuk geldi. Önerimiz kabul edilmemişti. Sebebi çok ikna ediciydi. Hayri ve Mazlum arkadaşlar ‘Biz de burada böyle bir çalışma yürütüyoruz. Sizin en fazla altı-yedi kişi kaçmayı planladığınız anlaşılıyor. Biz yirmi otuz arkadaşı katabileceğimiz bir kaçış planı üzerinde çalışıyoruz. Ve eğer siz bizden önce çıkarsanız bizim yaptığımız bu çalışmanın sonuca ulaşması imkansızlaşır. Ayrıca kaçış günleri yakınlaştığında seni ve birkaç arkadaşı daha buraya alabiliriz. Baktık bizim başarabilme imkân ve ihtimalimiz yok. Siz yine devam edersiniz’ demişlerdi.

Onca heyecan, yoğunlaşma, hayal ve umudumuz, yönetimden gelen tırnak kadar küçük bir notla uçup gitmişti. İki elimiz böğrümüzde kalakalmıştık. Yapılabilecek bir şey yoktu. Arkadaşların başarmasını beklemekten başka…  

Böylece firar çalışmamız suya düştü. Onca telaş, onca gayret ve heyecanla getirtilen demir testere ortada kala kaldı. O ayakkabıların başına hiçbir iş gelmedi. En son kimde idi, kimde kaldı hatırlamıyorum bile. Bir ara Ali’nin elinden çıktığını biliyorum o kadar.

**

Cezaevinde bir berber salonu yoktu. Saç kesme işini kendi kendimize yapardık. Kemal’in saçları epeyce uzamıştı. Artık gözlerine giriyorlardı. Kesmek istediğini söyleyince gardiyanı çağırıp saç tıraşı olabilmesi için Kemal’in aşağı koğuşta bulunan berber arkadaşın yanına gitmesi gerektiğini söyledim. Maşallah hoca Kemal’in saçlarını bir güzel kesip tıraş etmişti.

Tıraştan sonra banyo şart. Kemal’in banyo yapması gerekiyor.

Cezaevinin hamamı o zaman faaliyete geçirilmemişti. Sıcak su yoktu. Biz de elektrik sisteminden söktüğümüz birkaç metrelik kabloların ucuna iki yemek kaşığı bağlayıp bunları birbirinden küçük bir tahta parçası ile izole ederek ısıtıcı yapmıştık. Akşamları el ayak çekilince sıcak suyumuzu hazırlar sırasıyla banyomuzu yapıp çamaşırlarımızı yıkardık.

Kemal banyo yapsın diye arkadaşlar sıcak su hazırlamıştı. Bir el satranç oynadıktan sonra yapacağını söyledi. Bu bir el satranç bitmek nedir bilmedi. Biri diğerini takip ediyor, bir türlü oyuna son vermiyordu. Son el diye anlaştık. Ama bu sefer kesin. Yine kazanan ben oldum. Nihayet tuvalet bölümüne geçip banyosunu yaptı. Çamaşırlarını da yıkamıştı. Aman ne yıkama(!)

Bizimkiler ziyarete geldiğinde her seferinde bana ne getirirlerse aynısından Kemal’e de getirirlerdi. Kışa girmeden, havalar serinlemeye başladığında gece giyelim diye pamuklu içlik pijama getirmişlerdi. Kemal tıraş olurken bunu çıkartmamış, bütün kıllar zavallı pamuklu pijamanın içine doluşmuştu. Banyo yaptıktan sonra bu içlikleri suya sokup çıkartmış ve sıktığı gibi burgulu haliyle getirip ranzasının başına asmıştı. Yıkadığı çamaşırla dalga geçtik. Hiç alınganlık göstermedi. Tam tersine dalgamızla dalga geçti. ‘Devrimci adamın donu dedi, çıkartıp attığında lök diye ayakta dikili kalmalı.’

Daha birkaç gün önce bacağımıza geçirdiğimiz pijamanın hali perişandı. Banyo sırası bendeydi, sıramı benden sonraki bir arkadaşa devrettim. Bunu bir iki kere tekrar ettim. Ta ki herkes yatana kadar banyo sıramı erteledim. Koğuş uykuya daldığında pijamaları topladım. Isıttığım suyla banyodan sonra onları bir güzel deterjanla yıkayıp yerine astım.

Kemal gerçekten de temizliğe, hijyene hiç dikkat etmez, önem vermezdi. Ama buna rağmen teni çok temizdi. Sanki kirlenmesini engelleyen özel bir dokuya sahipti. Üzerindeki elbiseyi iki aydan fazla giyerdi, ama o elbise kokmazdı.

Ne zaman Kemal ve Mazlum birlikte aklıma gelse, ‘bizim hareket zıtların birliğinden müteşekkil’ derim. Mazlum Kemal’in tam tersiydi. Çok titizdi. Ranzası, döşeğinin üzerindeki çarşafı her zaman tertemiz ve jilet gibi düzgün dururdu. Çalışma masası da öyle. Tam bir simetri hastasıydı Mazlum. Kemal, Mazlum’un antiteziydi. İkisinin hercümerci, çatışması nasıl bir senteze yol açardı acaba derseniz gözlerinizi Mehmet Hayri Durmuş’a çevirmeniz gerekir. O ne pasaklı ne aşırı titizdi. Onda her şey olması gerektiği kadardı? O hep makul olandı, ölçülüydü. Mazlum ile Kemal’in sentezi gibi…

**

Yine satranç oynuyoruz. Sabah hava ağırdı ağaracak. ‘Ben yatıyorum, eğer sabah kahvaltıda tavuk suyu ile yapılmış mercimek çorbası gelirse beni kaldır. Gelmezse kaldırmana gerek yok’ dedi ve yattı. Bir saat geçti geçmedi kahvaltı geldi. Tesadüf bu ya gelen kahvaltı tam da söylediği gibi tavuk suyu ile yapılmış mercimek çorbası idi.

O gün bizim cezaevinin mutfağı ilk defa faaliyete geçmiş ve bu çorba da çıkardığı ilk yemek. Bizim E Tipine yemekler daha önce kolordunun mutfağından gelirdi. Kahvaltı geldiğinde bir tek ben ayaktaydım ve bu haberi koğuş gardiyanından almıştım. Masayı hazırladım koğuşa rojbaş çektim. Kemal yatalı bir saat kadar olmuştu. Kalkmadı. Gidip onu uyandırdım. ‘Tamam’ dedi. Tamam demesine tamam dedi ama, bir türlü yatakla vedalaşamıyor. Kasımın son günleri. Havalar soğumuş. Kemal yatağını ısıtmış bir türlü içinden çıkmak istemiyor. Ben de ısrarla ‘kalk mercimek çorbası geldi, soğumadan içsen iyi olur’ diyorum. Kalkmıyor. Üstündeki battaniyeyi kaldırdım, ‘kalk çorba soğudu’ dedim. Yatakta doğruldu, ‘Yahu kardeşim sen benim anam mısın, babam mısın, içmiyorum, içmiyorum işte! İstemiyorum ya var mı ötesi?!’ dedi ve hırsla battaniyeyi kafasına çekip yattı.  

Bu tavrına çok bozuldum. Hem ‘beni kahvaltıda bilmem ne gelirse kaldır’ diyor, kaldırınca da sesini yükselterek fırça atıyor diye tavır aldım. Araya mesafe koydum. Öğlenden sonra havalandırmada volta atıyorum. Karşı duvarın dibinde, tam paralelim de beni taklit ederek o da volta atıyor. Dönüp bakmıyorum. Gayet ciddiyim. Aldırış etmiyorum. İki de bir ‘hişt Meto, yeğenim, bana kızdın mı len’ diyerek laf atıyor duymazlıktan geliyorum. Ayak sesi kesildi, laf atmalar duruldu. Koğuşa çıktı sandım. Havalandırma kapısının önünden dönüş alıp voltaya devam ederken arkamdan boynuma sarıldı. ‘Küsmek yok. Sen bana küsersen ben kiminle satranç oynarım, kime takılırım. Tamam ben hatalıyım, sen de uzatma artık’ dedi. Kemal’le küslüğümüzün ömrü hava kararana kadar sürmedi.

**

12 Eylül darbesi zindanlara dönük planlarını Mamak Askeri Cezaevinde açık etmişti. Aradan üç buçuk ay geçmiş olmasına rağmen sosyal, kültürel hak kısıtlaması ve sistematik olmayan şiddet uygulaması dışında ciddi bir yönelim geliştirmemişti. Ama Mamak örneği bir işaret fişeği gibiydi. Devrimci tutsakları çok ciddi günlerin beklediği hissediliyordu. Kenan Evren ve ekibi yıllardır planladıkları, hazırlıklarını yaptıkları bütün alanlara yönelik operasyonlarını bitirene kadar zindanlara dönük mastır projelerini bekletmişlerdi. Bütün toplumu elekten geçirip ‘iç düşman unsurlarını’ zindanlara tıktıktan sonra hepimize birden yüklenmeyi planladıkları ucun ucun ortaya çıkmaya başlamıştı. Mamak bir ilk örnekti, denemeydi. 

İçeriye aldıklarını iğdiş etme, iradesizleştirme, kendisi olmaktan çıkartma, kendi özüne, kimliğine, inanç ve düşüncelerine yabancılaştırma projesini Mamak’ta sınamıştı. Bu bir ilk denemeydi. Bir operasyonla istedikleri sonuçları almışlardı. Faşistlerle devrimcileri karıştırıp barıştırma, teslim alma, boyun eğdirme tamamdı.

Diğer bütün zindanlarda da bunu başaracaklarından çok emindiler. Kim, hangi kuvvet onları durdurabilirdi ki(!) Hem de dışarda yaprak kıpırdamaz bir düzen-denetim kurduktan sonra…!

Aralık ayında eski İç Emniyet Amiri Yüzbaşı görevden alınmış yerine, ‘ben Ortadoğu’nun en gaddar başçavuşuyum’ diyen bir zirzop getirilmişti. Gelir gelmez görüş, avukat görüşmesi veya savcılığa giderken omuza el uzatarak sıra olma ve nizami yürüme kuralı koymaya, uymayanlara işkence yapmaya kalkıştı. Diyarbakır zindanında ilk provalar başlatılmıştı. İşkenceyi normalleştirme, kanıksatma gayreti hızlandırıldı. Buna karşı direnmekten yana olan hareketler hareketimizin süresiz dönüşümsüz açlık grevi önerisine sıcak yaklaşmıştı. Yazılı tartışma notları ve eylem planı dost bir hareketin koğuşunda düşmanın eline geçmişti. Eylem kararı 2 Ocak da uygulamaya kondu. Aynı gün Ortadoğu’nun en gaddar başçavuşu ve hempaları Kemal PİR’i, beni ve Şükrü Gülmüş unsurunu koğuştan çıkartıp hücrelere götürdüler.

Dört katlı, her katında on hücre bulunan bu bölüme bir de isim takmışlardı; 36. Koğuş. Biz götürüldüğümüzde gözaltından gelenler dışında fazla kimse yoktu. Hayri arkadaşlar 35. Koğuş dedikleri paralelimizdeki hücrelere konulmuştu. Mazlum Doğan arkadaş hala hücrelerdeydi. Biz hücrelere geldikten ve açlık grevi sonlandırıldıktan sonra sayımda ayağa kalkma ve yemek duası yapma ‘kuralı’ dayatılmaya başlanmıştı. Kurallara uymanlar peydir pey hücrelere getirilmeye başlandı. Görüş günleri giderek işkenceye dönüştürülmüştü. Koridorda, ana maltada tutsaklar dövülüyor, çığlıkları bize kadar ulaşıyordu.

Kemal PİR düşmanın böylesi veya buna benzer onur kırıcı uygulamalarına karşı parola gibi bir slogan üretmişti. O davudi sesiyle ‘arkadaşlar faşizm sesten korkar’ derdi ve bütün hücre gürültüye boğulur, zindanın dört bir yanından duyulabilecek kadar gürültü çıkartılırdı. Koridordan küçük bir ah sesi duysak hücreler inim inim inlerdi. Çünkü ‘faşizm sesten ve ışıktan korkardı(!)

Altımızda ne bir döşek ne bir battaniye vardı. Sadece koğuştan gelirken birlikte getirdiğimiz kişisel eşyalarımız yanımızdaydı. Cezaevinin demirbaşı olan battaniyeleri koğuştan çıkartmamıza izin vermemişlerdi. Sivil battaniye de herkeste yoktu. Ocak ayının başındaydık. Havalar çok soğuktu ama kimse inanmayacak ama, biz üşümüyorduk. Bizi ısıtan moralimizdi, irademizdi, direnişti.

Gün yirmi dört saat hücredeyiz. Bir kişilik hücrelerde en az üç kişi kalıyoruz. Ne okuyacak bir kitap ne oynayacak bir satranç var elimizde. Ama hücrede öyle kös kös de oturmakla da zaman geçmezdi ki. Türkü söyleyelim bari dedik. Bir başladık arkası islim gibi geldi. Gece gündüz demez türkü söyler olduk. Önce hücreler sırasıyla söylerdi. Bu giderek sesi güzel olanların öne çıkmasını getirdi. Kemal PİR kim hangi türküyü güzel söylüyorsa ondan o türküyü söylemesi için özel isteklerde bulunurdu. Her türkünün nakaratına hücrelerdeki bütün tutsaklar katılırdı. TRT’nin Yurttan Sesler Korosu bizim yanımızda solda sıfır kalırdı. Karşımızda bize yön veren bir orkestra şefi yoktu, ama nakaratlar muazzam bir ahenk içinde tekrarlanırdı. Kimin hangi türküyü okuyacağı artık belliydi. Kemal PİR veya bir istekçi kime ‘Hadi seni dinliyoruz’ dese herkes o arkadaşın hangi türküyü söyleyeceğini bilirdi. Kemal PİR’in favori türküleri Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz ve Dersim Dört Dağ İçinde türküleriydi.

 Bir gün arkadaşların be şeref dedikleri işkenceci gardiyan yanına aldığı birkaç çavuşla birlikte hücremizin önüne geldi. Gözündeki morluktan az biraz iz kalmıştı. Burnundaki bandaj çoktan çıkartılmış gibiydi. Bana elini uzatarak ‘Metin kardeş delikanlı, harbi adammışsınız. Elini sıkmak istiyorum’ dedi. Kendisini tersledim. ‘Ben eli kolu bağlı insanlara işkence yapan işkencecilerin elini sıkmam’ dedim. Çekip gitti.

Kemal PİR onlar ayrıldıktan sonra ‘Doğru yapmadın dedi, Adam ayağına kadar geldi özür diledi. Kabul etmen gerekirdi. Ben Be Şeref’ten daha çok bozuldum. Bu sana yakışmadı’ dedi.

Aslında içimdeki ses de aynısını söylüyordu. Ama bir anlık refleks böyle gelişmişti. Ben de kendi yaptığımı onaylamıyordum, lakin olan olmuştu. Bu tarzda geleceğinden daha önceden haberim olsaydı böyle davranmazdım. Her şey aniden gelişti. Adam aniden hücremizin önünde belirdi ve çat diye özür diledi. Niyetini anlamaya fırsat bulamamıştım. Kötü yaptım, bunu biliyorum. Yanlış davrandım. Bunu ben de kendime yakıştırmadım.

Bazen gece ışıklarımızı kapatırlardı. Kemal buna da bir parola gibi slogan bulmuştu. ‘Arkadaşlar faşizm ışıktan çok korkar!’ Artık arkadaşları tut tutabilirsen. Kulaklarımızı sağır eden gürültü ve yamata başlardı. Ta ki ışıklarımız yeniden yakılana kadar.

Bütün bu devrimci kargaşanın merkezinin Kemal’in hücresi olduğunu biliyorlardı. Bir gün Ortadoğu’nun en gaddar başçavuşu geldi ve bizi hücre olarak dışarıya çıkarttılar. Birinci kata indik.

-‘Yere yatın’ dedi.

Biz Kemal’e bakıyoruz. O varken bize söz söylemek, ondan önce tavır geliştirmek düşmez diye düşünüyoruz.

Kemal sanırım bir provokasyon olabileceğini düşünerek veya başka bir nedenle ‘yatalım’ dedi. Yere yüz üstü yattık.

-Sürünün dedi.

Kemal’e bakıyoruz. O sürününce bizde süründük.

Birkaç adımlık sürünmenin ardından ben ayağa kalktım. Kraldan daha kralcı askerler beni yere yatırmak istediler. Başçavuş

-Tamam dedi, yeterli.

Bizi tekrar hücremize koydular.

Zebaniler gidince Kemal’e ‘biz niye yatıp süründük?’ dedim.

Kemal;

-Hakikaten dedi, biz niye süründük? Şimdi bir sıfır geriye düştük. Bunu telafi etmemiz lazım. Birinci kattaki o rezalet durumu nasıl telafi edebilirdik ki? Kemal kendisini olarak yere yatıp sürünmeye sevk eden duygu ve sezginin ne olduğunu hiç söylemedi. Belki de sorgulamadı. Ama doğru yapmamıştık. Nasıl telafi edebileceğimiz üzerine kafa yorarken aklımıza gelen tek şey hücre bölümünün çavuşunu bir güzel pataklamak oldu. Bu biraz provokasyon gibi olmaz mı diye tartıştık. Kemal, ‘bu dedi devrimci bir provokasyon olacak. Kim demiş provokasyonların hepsi de karşı devrimci ve kötüdür diye!’

Karar verdik. Çavuşu çağıracağız hakaret edeceğiz. Bizi hücreden çıkartmalarını sağlayacağız. Kaç kişilerse bir güzel benzeteceğiz. Benim görevim çavuşu halletmek.

Planımız çok fazla çocukcaydı. Tepkimiz de öyle. Yapabilecek başka bir şey gelmiyordu aklımıza. Sanki mecburduk bunu yapmaya. İlle de misilleme hakkımızı kullanacaktık. Şükrü Gülmüş tedirgindi. Hiç düşünce belirtmedi. Üç kişiydik ve dışarıya çıkartıldıktan sonra yine üç kişi olacaktık. Kimsenin bize desteğe gelebilme şansı yoktu. Herkes hücresinde kilitliydi.

Çavuşu çağırdık. Kemal ve ben ağzımıza gelen her hakareti yüksek sesle yaptık. Herkes duysun, bilsin istedik. Herkes her şeye hazır olsun istedik. Kavga başlayınca herkes kendi hücresinde gereken çıngarı çıkartsın diye.

Çavuş ‘Allah’ dedi, tehditkâr ‘size şimdi gününüzü göstereceğiz’ der gibi başını salladı ve koşar adım Ortadoğu’nun en gaddar başçavuşuna tekmil vermeye gitti. 

Ayakkabılarımızı sıkı sıkıya bağlamış gelmelerini bekliyoruz. Öğlen oldu ne gelen var ne giden. Akşam oldu yine değişen bir şey yok. Hücrelerimizin çavuşu ortalıkta gözükmüyor. Yardımcıları hizmetlerini yapıyor, karavana getiriyor, kantine gönderiyoruz gidip geliyorlar. Ama çavuş ortalarda yok.

Gece yarısı baskını da olmayınca artık asla gelmeyeceklerini anladık. Bizim büyük bir planımız olabileceğini düşünmüş olmalıydılar. Anlaşılan kavga davetimize cevap vermeleri durumunda altından kalkamayacakları sonuçların ortaya çıkabileceğinden korkmuşlardı. Muhtemel olabilecekleri göze alamamışlardı.

Kemal elini ensesine bağlayarak, ‘şimdi durum bire bir. Berabereyiz!’ dedi.

Bu arada Ali Çiçek gözaltından bizim hücre bölümüne getirilmişti. Yanımıza gelmek istedi, kabul ettik. Yanımıza aldık. Kemal Ali’nin Urfa Cezaevindeki firar sırasında yaşadığı şoku, şaşkınlığı anlatıp anlatıp gülüyordu.

Ali;

-‘Ama dedi, bana üç kişi gelecek demişti arkadaşlar, siz tek sıra halinde dokuz on kişi birden çıkıp gelince şaşırdım. Kim olsa buna şaşardı.’

Birkaç gün sonra da Kemal’i alıp paralelimizdeki 35. Koğuşa yani karşı bloktaki hücrelere, Hayri arkadaşların yanına götürdüler.

**

1981’in şubatındayız. Cezaevinin eski iç emniyet amiri başçavuş yerine Esat Oktay Yıldıran getirildi. Büyük bir gösteriyle giriş yaptı. Botları çapraz bağlı iri yarı komandolarla dört katın dördünde de uygun adım yürüyüş eşliğinde ‘Komandoyuz biz’ marşını söyleyerek gözdağı vererek göreve başladı. Tehdit, şantaj dolu çektiği uzun nutukla bizi ‘devletin şefkatli kollarına’ teslim olmaya davet etti.

Koğuşlarda arındırma çalışmasını hızlandırmışlardı. Teslim olmayanları hücrelere taşıma işine hız vermişlerdi. Mazlum Doğan kendi koğuşundaki bir grup arkadaşla bizim bulunduğumuz 36’ya getirildi. Bizim hücreye verildi. Bizim hücrede Yılmaz Dağlum, Sarı Osman ve birkaç arkadaş daha varız. Koğuşları direnenlerden arındırma işi çabuk bitti. Biter bitmez de hışımla bize yüklenmeye başladılar. ‘Bu insanları da bir ana doğurdu, Allah yarattı’ demeden kıyasıya işkenceler yapılıyordu artık. Korkunç işkenceler sonucunda ciddi dökülmeler yaşadık. Çok sayıda sempatizan ve birçok kadromuz da teslim olmuş, kurallara uymuştu. Kala kala 79 kişi kalmıştık. Paralelimizdeki 35. Koğuşta arkadaşlar 15 kişiyle ölüm orucu başlatmıştı. Eylemin başlatıldığı günün ertesinde bunu öğrendik. Birkaç gün sonra bizi de Hayri ve Kemal arkadaşın bulunduğu hücrelere, yani 35’e götürdüler.