PKK Yürütme Komitesi üyesi Duran Kalkan  gündemdeki konulara dair HBDH sitesinin sorularını yanıtladı. Kalkan, “bir süreden beri Kürdistan ve Türkiye kentlerinde YPS savaşçılarının ve HBDH milislerinin gittikçe gelişen ve yaygınlaşan bir eylemliliğine tanık oluyoruz. Bu söz konusu eylemlilik Koronavirüs saldırısı sürecinde daha çok gelişti, yayıldı ve daha belirgin hale geldi” dedi. Duran Kalkan konuşmasının devamında benzer bir eylemlilik toplumsal ve siyasi alan mücadelesinde de ortaya çıkmış olsaydı gerçekten bahar sonu, yaz başında AKP-MHP faşizminin çökebileceğini belirtti.

HBDH Sitesi: Koronavirüs saldırısı sonrası ortaya çıkan gelişmelere bakıldığında Kapitalist modernite sistemi ve faşizm bunu nasıl ele alıp yaklaşmıştır?

Duran Kalkan: Yılbaşından bu yana küresel düzeyde en önemli gündem kuşkusuz koronavirüs adı altındaki saldırı olmuştur. Gerçi dünya 2020 yılına ABD’nin İranlı General Kasım Süleymaniye yönelik suikasti ile girmişti. Bu temelde Üçüncü Dünya savaşı düzeyinde 30 yıldır Ortadoğu’da yaşanan savaşın daha çok şiddetleneceği, ABD-İran çelişki ve çatışmasının doğrudan savaş düzeyine geleceği değerlendiriliyor ve bekleniyordu. Birçok çevre söz konusu beklenti ve tartışma içindeyken giderek hemen herkesin gündeminin Koronavirüs adlı saldırı oluşturdu.

2019 yılının sonlarında Çin’de ortaya çıktığı söylenen saldırı, 2020 yılı başından itibaren hızla dünyanın dört bir yanına yayıldı. Öncelikle İran, İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere’de etkili oldu. Daha sonra ABD’de de yoğunlaşarak devam eden saldırı durumu en çok büyük kentler ve sınaî merkezlerinde yayıldı. Şimdiye kadar beş milyonu aşkın insanın söz konusu virüsten hasta olduğu belirtiliyor. Üç yüz binden fazla insanın bu hastalık nedeniyle yaşamını yitirdiği ifade ediliyor. Yılbaşından bu yana 5 aydır sadece sosyal alanın değil, ideolojik, siyasi, askeri ve toplumsal bütün alanların temel gündemi söz konusu saldırı olmuş durumda.

Şimdi böyle kısa bir özetleme sonucunda hemen şunu rahatça ifade edebiliriz. Mademki yılbaşında ABD-İran gerginliğinin en uç noktaya ulaştığı ve bunun bir dünya savaşı düzeyinde olduğu ortaya çıktı, o halde Koronavirüs adı altındaki saldırı da söz konusu savaştan kopuk görülemez, bu savaştan bağımsız ele alınamaz ve değerlendirilemez. Yaşanan savaş sürecinin temel bir parçası olarak doğup yayıldığı açık bir gerçektir. Buna ister biyolojik silah saldırısı diyelim, istersek başka biçimde ele alalım ama söz konusu kovid19 virüsünün yaşanan savaşın bir parçası olarak ortaya çıkıp yayılmış olduğu tartışma götürmeyen bir gerçektir. Zaten söz konusu savaşın taraflarınca da bu biçimde ele alınmış ve değerlendirilmiştir.

Diğer yandan söz konusu virüs nerede, nasıl, kimler tarafından üretilmiş ve kimlerce bu denli hızlı yayılımına yol açılmıştır? Kuşkusuz bu soru da hayati önemini korumaya devam etmektedir. Bu anlamda söz konusu virüsü ‘doğal bir afet’, bazı çevrelerin belirttiği gibi tanrının bir cezalandırması ya da yabani hayvanlardan ortaya çıkmış, yine kendiliğinden oluşmuş bir durum olarak değerlendiremeyiz. Dikkat edilirse bu durumun daha çok büyük kentlerde ve sanayi merkezlerinde yayılması mevcut sanayi anlayışıyla, yani emperyalist sömürüyle bağ içinde olduğunu bize açıkça gösteriyor. Demek ki sistemle bağlantılı. Bu kapitalist sistemin ortaya çıkarttığı bir saldırı oluyor. Çünkü sistemin en çok merkezileştiği yerlerde ortaya çıktı ve dağıldı. Bunun da kapitalist sistemle bağlantılı bir şekilde, kapitalizmin azami kâr yasası temelinde doğaya ve topluma yönelttiği parçalayıcı ve tüketici saldırı içinde yok edici bir virüs olarak ortaya çıktığı netçe görülüyor.

Sosyalist hareketler en ileri düzeyde ekolojist olmak zorundadırlar

Zaten kapitalizm sadece Koronavirüs üretmiyor. Her gün benzer öldürücü birçok virüs ve mikrop ortaya çıkartıyor ve toplumlara yayıyor. Geçmişte de bunu yapıyordu. Günümüzdeyse bunun daha sık ve yoğun gerçekleştiği görülüyor. Bu biçimde kapitalizmin iktidar ve devlet sisteminin hastalık üreten bir dönemi olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bunu sistemin kanserleşme dönemi olarak da tanımlamıştı. Gerçekten de kansere yol açan virüs ve mikroplar da dâhil olmak üzere onlarca, yüzlerce virüs ve mikrop üretip doğayı ve toplumu bu temelde kemiren, yok eden bir sömürü sistemiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu gerçeği de görmemiz lazım. Bu bakımdan kapitalizmi daha doğru gören, doğa ve toplum açısından nasıl bir anlam ifade ettiğini daha somut anlayan bir anlayışa sahip olmamız lazım. İşte ‘bu da bir toplum biçimi, bir yaşam tarzı, hatta gelişme yaratan ekonomik, siyasi, toplumsal bir sistem, hataları, eksiklikleri var, bazı olumsuzlukları da var ama olumlulukları da olan bir sistem. Dolayısıyla böyle bir sistem içinde de yaşanılabilir’ diyemeyiz. Kesinlikle kapitalizm böyle bir sistem değildir. Kapitalizm doğa düşmanı, toplum düşmanı, insan düşmanıdır. Bu temelde ‘azami kâr yasasının’ geliştirdiği ‘endüstriyalizm’ doğayı ve toplumu tümden yok etmeyi hedefleyen bir saldırı biçimdir ki doğanın korunabilmesi, toplumların var olabilmesi açısından kapitalizm denen illetten, hastalıktan doğanın ve toplumun mutlaka kurtulması gerekir. Bu da bizi çevre hareketlerinin, toplumsal ekolojinin ne kadar önemli olduğu, ekolojiyi bir devrim düzeyinde ele almak, işlemek ve geliştirmek gerektiği gerçeğini göstermektedir.

O halde sosyalist hareketler hiçbir gerekçeye sığınmadan en ileri düzeyde ekolojist olmak, ekolojist toplumu öngörmek, ekolojik ekonomiyi geliştirmek zorundadırlar. Demokratik devrimlerinin bir temel ayağı olarak ekolojik devrimi ele alıp zihniyette ve pratikte geliştirmek zorundadırlar. Başka türlü sosyalist olunamayacağı net bir biçimde ortaya çıkıyor. Bir hastalık haline gelmiş olan kapitalizmden kurtuluşun temel biçimlerinden biri olarak da ekolojik devrimi öngörüp gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Diğer bir nokta, geçen beş aylık süre içerisinde kapitalist sistem, iktidar ve devlet güçleri, özellikle AKP-MHP faşizmi Koronavirüs adı altındaki saldırı sürecine nasıl yaklaştı? Tabii bu da önemli bir soru, dolayısıyla değerlendirilmeyi gerektiriyor. Bazıları işte ‘önce dikkate almadılar, tedbir geliştirmediler’ şeklinde eleştiriler yaptılar. Fakat o eleştiriler çok derinlikli değil, çok yüzeysel ve dar bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıktılar. Ondan öteye çok öncesinden böyle bir saldırının gelişebileceğini birçok devlet ve iktidar gücünün bildiği gerçeğini göz önüne getirmemiz lazım. Tedbirsiz değil, tam tersine oldukça hazırlıklıydılar, dikkatli yaklaştılar. Bu durumu kendi yaşadıkları derin kriz ve kaosu hafifletebilmek, çöküş sürecinde olanların ömürlerini biraz daha uzatabilmek için ustaca kullandıklarını görmemiz lazım. Sanki emekli maaşı alan, sosyal fonlarla geçinen yüz binlerce insan bu biçimde ortadan kaldırıldı. Kapitalist çevreler rahatladılar, kasalarını doldurdular. Bazı çevreler ekonomik olarak zarar gördüler. Toplum ciddi bir zorlanma yaşadı ama herkes bu süreçte aynı biçimde zorlanmadı. Bazıları da vurgun üzerine vurgun vurdular, kârlarını kat kat arttırdılar.

AKP-MHP faşizmi Koronavirüs salgını sürecinide fırsatçı ve faydacı politikalarla  ömrünü biraz daha uzattı

Bu nedenle Koronavirüs olayına herkes için eşit derecede tehlike arz eden bir saldırıydı diyemeyiz. Tam tersine bazıları vurgun vurdu, iktidarını korudu. Bazıları evde hapis kaldı, eldekini de kaybetti. Tabii bir kısmı da yaşamını yitirdi. Dolayısıyla aynı ve ortak etkilenmenin olmadığı çok net. Daha derinlikli olarak söz konusu virüs saldırısı nasıl bir kriz ve kaosun işareti oluyor tam netleşmiş değil. Bu virüs saldırısıyla kapitalist sistem içi ilişkilerde ne tür değişiklikler olduğu noktası da tam açığa çıkmış olmaktan uzak. Fakat bütün bunların hep yaşanmış olduğunu düşünmemiz lazım. Çünkü dikkat edelim bir bütün kapitalist sistem, özellikle de faşist diktatörlükler buna dayanarak dünyayı insanlık için bir hapishane haline getirdiler. Özellikle AKP-MHP faşizmi çeşitli adlar altında yardımlar toplayarak tamtakır haline gelmiş hazinesine biraz daha para katmaya çalıştı. İnsanlar üzerinde tam bir denetim kurmanın denemelerini yaptılar. Bundan sonra buna da dayanarak bunun daha kolay ve yaygın geliştirileceğini insan rahatlıkla söyleyebilir.

Kısaca kapitalistler ve faşist güçler bunu bir savaş aracı olarak kullandılar. ‘Virüs saldırısı var, tehlike var, hasta olunuyor’ diyerek durmadılar. Toplumlara, işçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere, devrimci-demokratik güçlere ‘durun, evinize girin, sokağa çıkmayın’ tavsiyesinde bulundular. Hatta yasaklama kararları alıp bu temelde yönlendirdiler. Fakat kendileri toplumsal hareketi durdurarak, demokratik mücadelenin var olduğu dönemlerde demokratik tepkiden dolayı yapamadıklarını böyle bir ortamdan yararlanarak yapmaya çalıştılar. İşte AKP-MHP faşizmi yıllardır çıkartamadığı, kendi yandaşları olan katillere tecavüzcülere, hırsızlara af anlamına gelen ‘af yasasını’ çıkardı. Muhalefeti, siyasi tutsakları zindanlarda tuttu, diğerlerini salıverdi. Kürdistan’da belediyeleri kayyum adı altında gasp etme saldırısını bu dönemde çok daha etkili yürüttü ve neredeyse seçilmiş belediye eş başkanı kalmadı. Toplum üzerinde, siyaset üzerinde tam bir denetim kurdu. AKP içinde ortaya çıkan muhalefeti baskıyla susturdu. Dikkat edilirse yeni kurulmakta olan partiler fazla adım atamadılar. Baskı ve tutuklamalarını her yerde devam ettirdi. Savaşı Libya’ya, İdlib’3, Rojava’ya, Başûra gittikçe daha çok yaydı. Gerillaya dönük saldırılarını azgınca sürdürdü.

Bu arada tepki gösterebilecek olan çevreleri evlere hapsederek işçileri işyerine yollayarak kendilerine hizmet eden sömürüyü de sağladılar. Kolayca bir yönetme gücü kazandılar. En önemli süreçte, mart-nisan-mayıs sürecinde, kitle hareketinin, devrimci-demokratik mücadelenin en çok gelişeceği dönemde mücadeleyi bu biçimde pasifize etmeyi başardılar. Dahası bunu yaygın bir psikolojik savaş olarak da ele alıp kullandılar. İnsanları korkutarak adeta güçten düşürüp teslim almaya, ölüm korkusuyla mevcut düzene teslim olan bir anlayış ve ruh haline yönelttiler. Bütün bu durumlar insanlar üzerinde oldukça etkili de oldu.

AKP-MHP faşizmi denetimi biraz daha artırdı. Çöküşünü bir süre önledi, ömrünü biraz daha uzattı. Aslında geçtiğimiz bu Mart sürecinde gelişen toplumsal hareketle yıkılma ihtimali vardı. 8 Mart’ta gelişen kadın direnişi, bunun talepleri, coşkusu, kitleselliği, daha sonra Newrozlardan bir Mayıslara kadar geçen süreçte kadın, gençlik, işçi-emekçi hareketinin ne kadar yaygın gelişeceğini net bir biçimde ortaya koymuştu. Bunları durdurmayı, böylece ömrünü biraz daha uzatmayı başardı. Şimdi sağı-solu yıkacağız diye tehditte bulunuyorlar ama bunlar boş tehdittir. O tehditte bulunanın nasıl istifa edip kaçmaya çalıştığını bu geçtiğimiz süreçte gördük. Eğer biraz daha kitlesel mücadele gelişseydi, Koronavirüse rağmen kitleler bu virüsü üretip insanlığı katletmeye çalışan sistemin üzerine cesaretle yürüyebilselerdi AKP-MHP faşizmi çöküşü yaşayacaktı.

Böylece koronavirüs ortamını bir fırsat olarak değerlendirip hem sömürülerini arttırdılar, hem toplumu psikolojik savaşla korkuttular, hem denetimlerini geliştirdiler. Baskı sistemlerini artırarak iktidar ömürlerini biraz daha uzatmaya çalıştılar. Durmadılar, son derece fırsatçı ve faydacı bir yaklaşım içerisinde oldular. Bunun karşısında toplumsal hareket, sol-demokratik çevrelerde bir duraksama yaşandı. Psikolojik savaşın da etkisiyle eve hapsolma, bütün işleri durdurma durumu ortaya çıktı. Dolayısıyla mücadele imkân ve fırsatları doğru kullanılamadı, değerlendirilemedi. Dar sağlıkçı yaklaşım çok yoğun bir biçimde etkili oldu. Hem Kürdistan ve Türkiye’de hem de dünyanın birçok alanında benzer bir yaklaşımın etkisini gördük. Ortaya çıkan sorunun kapitalist sistemle, yaşanan savaşla olan bağını göremeyen, yine mevcut egemen güçlerin bunu bir silah olarak kullanma durumlarını anlayarak, ona karşı mücadeleyi geliştirmeyen, sadece işte ‘bir salgın var, pandemi gelişti, sağlık sorunları var, herkes tedbir almalı’ diyerek koronavirüs olayına çok dar, temellerinden kopuk, yüzeysel bir yaklaşım içerisinde oldular. Bunu bir küçük burjuva eğilim olarak değerlendirebiliriz. Bu temelde de pasifizm, teslimiyetçilik, boyun eğmecilik, korku-ürküntü gelişti. Kitleler içinde yayılmaya çalışıldı. Toplumsal siyasi hareket olumlu bir sınav veremedi.

Tabii buna karşı Kürdistan ve Türkiye’de gerilla güçlerinin önemli bir çıkışı oldu. Bu süreçten hiç etkilenmeyen, söz konusu olayı sistemin bir saldırısı olarak görüp hastalıklı sistemi aşmak üzere mücadele yürüten, devrimci-demokratik direnişi daha yaygın ve etkili bir düzeyde geliştiren gerilla güçleri oldu. Bunu dağda yaptılar, ovada, şehirde yaptılar. Doğru çizgiyi ortaya koydular. Yaygın bir eylemlilik içerisinde oldular. Bu temelde gerçeği herkese gösterdiler. Doğruyu ortaya çıkardılar. Koronavirüsün ne olduğunu, kimlerin ürettiğini, üretenlerin ondan nasıl yararlandıklarını, dolayısıyla bunu sadece dar, sağlıkçı yaklaşımla ele alıp her türlü mücadeleyi durduran bir tutumun doğru olmadığını, pasifist, teslimiyetçi bir eğilim olduğunu net bir biçimde tutumlarıyla, geliştikleri başarılı eylemleriyle ortaya çıkardılar. Bu tutumu esas almak, bu temelde söz konusu başarılı eylemleri Koronavirüs üreten hastalıklı sisteme karşı doğru ve başarılı bir mücadele durumu olarak görüp selamlamak ve kutlamak gerekiyor.

Dağda, ovada ve şehirde gelişen gerilla eylemliliği, doğru çizginin gerilla direniş çizgisi olduğunu göstermiştir

– Son dönemlerde Kuzey Kürdistan’ın dağlarında HPG, şehirlerinde YPS güçleri faşizme etkili darbeler vururken, Türkiye metropollerindeyse HBDH öncülüğünde gelişen tarihi eylemler ne anlama geliyor? Bu Türkiye sahasında devrimci mücadelenin gelişimi açısından nasıl bir öneme sahiptir?

Duran Kalkan: Evet, bir süreden beri Kürdistan ve Türkiye kentlerinde YPS savaşçılarının ve HBDH milislerinin gittikçe gelişen ve yaygınlaşan bir eylemliliğine tanık oluyoruz. Bu söz konusu eylemlilik Koronavirüs saldırısı sürecinde daha çok gelişti, yayıldı ve daha belirgin hale geldi. Özellikle küçük burjuva eğilimlerin demokratik siyasi mücadeleyi, toplumsal hareketleri durdurduğu bir ortamda faşizme ve kapitalizme karşı tek mücadele eden güç olarak gerilla eylemliliğinin kalması hem kendisini daha görünür kıldı, hem de her koşulda gerillanın doğru bir mücadele çizgisini temsil ettiğini bir kere daha gösterdi. Bu bakımlardan oldukça önemlidir. Gerçekten de 2020 yılı baharına yakışan eylemliliği her alandaki gerilla güçleri ortaya çıkarmışlardır. Dağda, ovada, şehirde başarılı eylemleriyle AKP-MHP faşizmine tarihinin en ağır darbesini vurmuşlardır. Faşist soykırımcı zihniyet ve siyaseti temellerinden sarsarak faşizmin çöküşünü hızlandırmışlardır. Bu gerçek net bir biçimde böyle ifade edilebilir.

Buradan kalkarak insan şunu açıkça söyleyebilir: Eğer benzer bir eylemlilik toplumsal ve siyasi alan mücadelesinde de ortaya çıkmış olsaydı gerçekten bahar sonu, yaz başında AKP-MHP faşizminin çöküşüne tanıklık edebilirdik. Bu faşist sistem kesinlikle bugünkünden çok daha zayıf durumda olurdu. Böyle görmek ve ifade etmek gerekiyor.

Bu bakımdan gerilla güçleri, özgürlük savaşçıları, demokrasi milisleri, bir bütün Türkiye ve Kürdistan halkları, öz savunma güçleri geçen yakın dönemde, faşizm ve kapitalizm Koronavirüs adı altında saldırı yaparken bunu devrimci-demokratik çizgide karşılama ve boşa çıkarma anlamında önemli ve başarılı bir sınav vermişlerdir. Öncünün gerilla olduğunu, doğru çizginin gerilla direniş çizgisi olduğunu, tüm ezilenleri, halkları zafere gerillanın götüreceğini, tüm özgürlüklerin gerilla çizgisindeki direnişle kazanılabileceğini bir kere daha net bir biçimde söz konusu eylemler ortaya çıkartmıştır. Bu bakımdan son derece büyük önem arz ediyor, anlam ifade ediyor.

Özellikle bu virüs saldırısı ortamında giderek daha çok gelişip yaygınlık kazanmış olmaları, daha başarılı ve etkin eylemler gerçekleştirmeleri bu durumu daha da belirgin kılıyor. Her türlü saptırmaya, sağa sola çekmeye, muğlaklaştırmaya karşı kapitalizmin, faşizmin gerçeğinin ne olduğunun da ona karşı özgürlük ve demokrasi mücadelesinin, duruşunun, ruhunun nasıl olması gerektiğini de net bir biçimde ortaya koymuş bulunuyorlar. Bu anlamda çizgi oluşturdular. Her türlü küçük burjuva muğlaklaştırmasının önünü aldılar, maskesini düşürdüler. Herkesi kendi çizgilerinde mücadele etmeye çağırdılar, çektiler, mecbur bıraktılar. Doğru devrimci-demokratik mücadele çizgisinde herkesi özeleştiri vererek kendisini düzeltmek zorunda bıraktılar. Nitekim giderek gelişmeler bu yönlü oluyor. Değişik toplumsal kesimler benzer biçimde etkilenerek toplumsal, siyasi mücadeleyi geliştirme yönünde önemli bir kıpırdanmaya doğru gidiyor. Bunların söz konusu dağ, ova ve şehirdeki gerilla eylemlerinin öncüllüğü ve çekim gücü temelinde gelişmekte olduğunu bilmemiz lazım. Görüp anlamamız gerekli.

Toplumsal çerçevede psikolojik savaştan etkilenerek adeta doğal biçimde ilan edilmiş bulunan ateşkes sürecinden toplumsal-siyasi mücadelenin bu temelde çıkmakta olduğunu görüyoruz. Yanılgılar aşılıyor ve herkes kapitalizmi ve AKP-MHP faşizmini daha yakından görüyor. Daha doğru anlıyor. Buna karşı nasıl mücadele etmek gerektiğini daha iyi görüyor. Daha da önemlisi böyle bir mücadelenin yürütülebileceğini, dağda olduğu kadar ovada ve şehirde de savaşılabileceğini, böyle bir devrimci savaşla faşizmin yıkılıp kapitalizmin aşılabileceğini, yeni ve daha büyük özgürlük devrimlerinin başarıyla gerçekleştirilebileceğini görüyorlar. Mevcut eylemlilik bunu kanıtlıyor. Bu çok çok önemli, yeni bir durum. Dolayısıyla gerçekten de bu duruşları nedeniyle HBDH milislerini, YPS savaşçılarını, bir bütün gerilla güçlerini kutlamak gerekiyor. Şehirlerde gelişen eylemliliğin faşizmi darbelemesi, toplumları etkilemesi bakımından ne denli güçlü olduğu bir kere daha ortaya çıkmış bulunuyor. Bu nedenle gerçekten de büyük bir önemi ve anlamı var.

Gerilla öncülüğündeki halk direnişi AKP-MHP faşizmini çok yakında tarihin çöp sepetine atmayı başaracaktır

Aslında bu durum çok daha öncesinden gelişebilirdi. Geç kalınmış bir anti-faşist direniş hareketi olarak ortaya çıktığını da belirtmemiz lazım. Şimdi bu Koronavirüs oyununa karşı, her türlü oyunu bozmak üzere 2020 baharının en görkemli, başarılı eylemliliği olarak ortaya çıkmış olan bu gelişme hem Koronavirüs saldırısı karşısındaki yanılgılı anlayış ve tutumları bertaraf etti, hem de artık şehirlerde anti-faşist direnişin temellerinin atıldığı, mücadelenin mayasının tuttuğunu, büyük gelişmelerin bu temelde yaşanabileceğini ortaya çıkardı.

Bu temelde önümüzdeki sürecin daha büyük gelişmelere sahne olacağına biz inanıyoruz. Yani Kürdistan dağında on yıllardır kahramanca direnen gerilla şimdi söz konusu anti-faşist, anti-sömürgeci direnişi Türkiye’nin dağına, ovasına, şehrine de yayıyor. Dağ direnişiyle metropol direnişini birleştiriyor. Kır eylemiyle şehir eylemini birleştiriyor. En geniş faşist güçleri hedeflerken toplumun tüm kesimlerini faşizme karşı mücadele edebilir hale getiriyor. Bütün bunlar yeni, önemli, tarihi gelişmelerdir ve her açıdan önümüzdeki yakın sürece de damgasını kesinlikle vuracaktır.

Yani gerilla direnişi bu bahar çıkışıyla AKP-MHP faşizminin sonunun geldiğini, hızla çöküşünün yaşanacağını açıkça ortaya koymuştur. Önümüzdeki süreç, aylar böyle bir mücadelenin çok daha güçlü gelişerek faşizmin çöküşünün yaşandığı bir tarihi süreç olacaktır. Bunu net ifade edebiliriz. Ne yaparsa yapsın AKP-MHP faşizminin daha fazla Türkiye üzerinde hükümranlık sürdürme, baskı-zulüm uygulama şansı kalmamıştır. Onun için yolun sonu görünmüştür. Hızlı çöküş süreci başlamıştır. Hiçbir şey AKP-MHP faşizminin çöküşünü önleyemeyecektir. Bunu dünya görüyor, Türkiye halkları görüyor, hepimiz görüyoruz. En az bizler kadar Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Süleyman Soylu faşistleri de görüyorlar. Gördükleri için de korkudan tir tir titriyorlar. Faşist şef Devlet Bahçeli her gün ağzından salyalar akarcasına topluma tehditlerde bulunuyor. Beka sorunu yaşadıklarını açıkça itiraf ediyor.

Kısaca nasıl bir çöküş içinde olduklarını itiraf ediyor. Tayyip Erdoğan, Süleyman Soylu gibi kişilikler de bunu böyle bir tutumla ortaya koymaya çalışıyorlar. ‘Ya olacağız, ya öleceğiz’ diyorlar. Ölüm korkusu yüreklerine düşmüştür. Nasıl bir çöküş içinde olduklarını kendileri de biliyorlar. Bu açık bir durum. Bunu önleyebilmek için de ‘şöyle asarız, keseriz, yok ederiz’ biçiminde Kürtleri tehdit ediyorlar, işte ‘bitiriyoruz’ diyorlar. On yıllardır her içişleri bakanının temcit pilavı biçiminde söylediklerini Süleyman Soylu’da durmadan tekrarlıyor. Tansu Çiller, Mehmet Ağar ustaları da ‘ya bitecek, ya bitecek’ demişlerdi, şimdi o da aynı nakaratı tekrarlıyor.

Hâlbuki ‘ustaların’ başına ne gelmiş, ona baksa kendi başına ne geleceğini daha iyi görebilir, dolayısıyla daha akıllı davranabilir. ‘Bilmem gerillaya katılımlar azalmış, Botan’da bilmem yüz tane kalmış, diğer yerde elli tane kalmış, son hamleyi yapıyorlarmış, tüketiyorlarmış!’ Sen dağdakini tüketiyorum derken gerilla şehirde vuruyor. Sen Kürdistan’da vuruyorum derken gerilla Türkiye’nin dağında ve şehirlerinde sana kahredici darbeler vuruyor. Ortada şehre yayılmış, Türkiye’ye taşmış bir devrimci gerilla hareketi var. Dağdakini kat kat aşan anti-faşist direnme orduları Kürdistan ve Türkiye şehirlerinde ortaya çıkartılmış durumda. Dolayısıyla ‘güneş balçıkla sıvanmaz.’ Bol bol yalan söyleyerek toplum bu yalanlara inandırılamaz. ‘Ustaları’ bunu başaramadılar, sonları ortadadır. Kendilerinin sonu da onlardan hiç farklı olmayacaktır. Gerilla direnişi, gerilla öncülüğündeki halk direnişi AKP-MHP faşizmini çok yakında tarihin çöp sepetine atmayı başaracaktır.

-En son AKP-MHP faşizmin şefi Erdoğan ve sözcüsü Soylu tarafından Kürtlere dönük tehdit açıklamalarını Kürt-Türk ilişkileri bağlamında nasıl görmek lazım?

Duran Kalkan: Gerçekten dönüp şöyle bir tarihi sürece baktığımızda bin yıllık Kürt-Türk ilişkilerinin çok büyük oranda pozitif ilişki biçiminde olduğunu görüyoruz. Türk boyları Orta Asya’dan kopup Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya doğru yayılırken Kürt aşiretlerinin Mezopotamya topraklarını bu boyların hareketine açtığını ve Türk boylarına misafirperver bir yaklaşım gösterdiğini görüyoruz. Bu temelde Türk boylarıyla Kürt aşiretleri arasında zamanla çok iyi ilişkilerin geliştiğini görüyoruz. Bu o kadar çok ileri gidiyor ki birçok alanda boylar ve aşiretler olarak yan yana dostluk ve kardeşlik içerisinde yüz yıllardır yaşadıklarına da açık bir biçimde tanık oluyoruz.

Kısaca Türk boylarının Orta Asya’dan Ortadoğu’ya gelip Anadolu’ya yerleşmelerinde Kürtlerle ilişkileri esas itibariyle olumlu, dostane, dayanışmacı ve yardımlaşmacı ilişkidir. Kürtler gerek Malazgirt savaşından başlamak üzere yürütülen savaşlarda, gerekse toplumsal dayanışma ve yaşamda yeni bir yurt arama durumunda olan Türk boylarına başka bir halkın göstermediği bir yardımı ve desteği göstermiş, vermişlerdir.

Toplumsal özellikleri yanında Müslüman iki toplum olma yanlarıyla da, özellikle haçlı seferlerine karşı mücadelede yaşadıkları dayanışma onları birbirlerine daha fazla yakınlaştırmıştır. Kısaca son iki yüzyıla kadar sekiz yüz yıllık Kürt-Türk ilişkilerinin olumlu yönünün başat olduğu bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarihsel olayların açıkça kanıtladığı bir gerçeklik oluyor.

Aslında Kürt-Türk ilişkilerinde bozulma, karşıtlık, çelişki ve çatışma 19. Yüzyılın başından itibaren gündeme geliyor. Bunda gelişen Avrupa kapitalizmi karşısında sıkışan merkezi Osmanlı Yönetimi’nin Kürdistan’daki otonom statüyü değiştirmek, Kürdistan üzerindeki egemenliğini daha çok güçlendirmek, daha çok vergi ve asker alma temelinde Avrupa karşısındaki zayıflıklarını giderme isteminin ve bu temelde oluşturdukları politikanın belirleyiciliği vardır. Bunları gerçekleştirebilmek için Osmanlı Yönetimi’nin 19. Yüzyılın başından itibaren Kürdistan’ı yeniden işgale yöneldiği, Kürt beyliklerinin elindeki ekonomik ve siyasi gücü tümden alarak merkezi otoriteyi güçlendirmek, Avrupa karşısındaki zayıflıklarını gidermek istediği açıktır. Bu da Kürdistan’ı yeniden işgal etme anlamına gelmektedir.

Diğer yandan toplumdan kopan, feodalleşen Kürt Beyleri’nin de kendi aralarında birlik olamamaları, işbirlikçiliği aşamamalarının da söz konusu iyi ilişkilerin bozulmasında, çelişkili-çatışmalı ve düşmanca ilişkilerin ortaya çıkmasında belli bir payı olmuştur. Yani söz konusu çatışmalı ortamın bir tarafı da toplumdan kopan, feodalleşen, kendi içinde sömürü geliştirmeye yönelen ve işbirlikçiliği aşamayan Kürt Beylikleri olduğunu söylememiz lazım. Fakat esas ve belirleyici olanın, süreci yönlendirenin merkezi Osmanlı yönetimi ve onun izlediği politikalar, dolayısıyla Kürt Beylikleri’nin var olan otonomilerini yok ederek Kürdistan’ın var olan ekonomik, askeri gücünü tümden denetimlerine alma yönelimlerinin belirleyici olduğu tartışma götürmez. 19. Yüzyıl boyunca böyle bir çatışmalı süreç gelişmiş olmasına rağmen, yine merkezi Osmanlı yönetimiyle Kürt beylikleri arasında birçok alanda yoğun çatışmalı durumlar yaşanmış olmasına rağmen ortaya çıkmış olan bu durum yüzyıllardır kurulmuş olan Kürt-Türk ilişkilerindeki dostluğu, kardeşliği kırarak düşmanca bir durumun tamamen ortaya çıkmasına yetmemiştir.

Böyle bir durum özellikle son yüzyıl da ortaya çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen bir süreç olmuştur. Kürt-Türk ilişkilerinin olumluluktan olumsuzluluğa, dostluktan düşmanlığa dönüştüğü tarihi süreç son yüzyıllık süreçtir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan süreçtir. Bilindiği gibi Birinci Dünya Savaşı’nda Kürdistan dört parçaya bölünmüş, en büyük parça yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliği altına girmiştir. Söz konusu bu cumhuriyet de kuruluşundan itibaren tek devlet, tek millet, tek dil düsturuna dayalı ulus devletçiliği esas alarak Kürt’ü inkâr etmeyi, bu temelde yok etmeyi, Kürt düşmanlığı yapmayı, Kürtleri katlederek ya da asimile ederek Türkleştirip Kürdistan’ı Türkiye’nin bir parçası, Kürtleri de Türk uluslaşmasının bir ham maddesi haline getirmeyi öngören bir politika izlemiştir. Türkiye Cumhuriyeti devlet’nin halklar karşısında izlediği, esas aldığı zihniyet ve siyaset kesinlikle böyle bir soykırımcı zihniyet ve siyasettir. Bunu Ermeni, Süryani, Rum ve benzeri halklara, kültürel gruplara karşı yaptığı gibi, yüz yıldır en yoğun bir biçimde de Kürtlere karşı uygulamaktadır. Diğer Hıristiyan toplumlara söz konusu soykırımcılığın bazı boyutlarını uygularken kendisi de Müslüman olan Kürt toplumuna karşı ise soykırımın tüm boyutlarını daha da derinleştirerek ve eksiksiz bir biçimde yüz yıla yayılan bir temelde uygulamaya koymuştur.

Bu temelde 1925-40 yılları arasında Amed-Bingöl-Elazığ hattında, yine Serhat’ta, Dersim’de yaşananlar Türkiye Cumhuriyeti devletinin söz konusu soykırımcı anlayış temelinde geliştirdiği saldırılar ve bunun karşısında Kürt halkının çaresizce gösterdiği direnme çabaları bilinmektedir. Söz konusu devlet saldırılarının ne kadar azgın, katliamcı olduğu, yüzyıllarca oluşan dostluğu hiçe sayarak en ağır düşmanca yaklaşımı Kürtlere karşı gösterdiği, bunu Dersim katliam pratiğinde görüldüğü gibi en tehlikeli bir soykırım düzeyine vardırdığı ortadadır.

Kürdistan’ın Doğu, Güney, Batı parçaları üzerinde kurulan yeni ulus devletler de zihniyet ve siyaset olarak TC devletinden farklı bir tutum izlememişlerdir. Aslında Kürtleri ortak yönetmek üzere söz konusu faşist soykırımcı zihniyet ve siyaset Kürdistan üzerinde egemenlik sürdüren tüm devletlerin ortak zihniyet ve siyaseti olmuştur.

Özgürlük Hareketi, Kürt gerçeğini açığa çıkartan, bu temelde de Türkiye’de de demokratikleşmeyi dayatan bir harekettir

Tüm bu tarihsel süreci gerçeğe en yakın bir biçimde ve derinlikli olarak anlamaya ve değerlendirmeye çalışan Önder Apo, geliştirdiği düşünceler etrafında PKK biçiminde somutlaşan bir Kürdistan Özgürlük Hareketi geliştirmeyi, bunu 12 Eylül 1980 Faşist Askeri Darbesi’ne karşı 15 Ağustos 1984 Gerilla Atılımı temelinde yürütmeyi başarmıştır. PKK çizgisi ve geliştirdiği gerilla mücadelesi uzun süre ve esas olarak tarihsel gerçekleri aydınlatan bir rol oynamıştır. Bin yıllık tarihi gerçeklik nedir? Bu süreçte Türk-Kürt ilişkilerinin tarihi geçmişi nasıldır? Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya gelirken Malazgirt Savaşı’ndan Halep’e kadar olan alanlarda Haçlılara, Moğollara karşı mücadelede nasıl bir dayanışma içinde olunmuştur? Osmanlı Beyliği devletleşen bir Ortadoğu imparatorluğu haline gelirken Kürtlerin belirleyici destek tutumu nasıl olmuştur? En son Birinci Dünya savaşı ardından Kemalist hareketin örgütlenerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni inşa etme sürecinde Kürt desteği nasıl bir rol oynamıştır? Bütün bunlara karşın 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra Kürtlere karşı nasıl bir politika izlenmiş, Kürdistan’a nasıl bir inkâr ve imha zihniyet ve siyasetini dayatmıştır? Bunları açığa çıkarmıştır.

Önceki tarihsel süreçte o yaşanan olumlu, destekleyici, besleyici ilişkilerle son yüz yılda yaşanan düşmanlık ve soykırım yaklaşımının nasıl geliştiğini, nasıl çeliştiğini, bu durumun nereden kaynaklandığını, ne tür tehlikeler içerdiğini net bir biçimde ortaya çıkartmıştır. Aslında Önder Apo da uzun süre ve sıkça bu gerçeği ifade etmiştir. ‘Hareketimiz Türkiye’nin demokratikleşme hareketidir’ dediği gibi aynı zamanda Kürt gerçeğini açığa çıkartan, bu temelde de Türkiye’de de demokratikleşmeyi dayatan bir hareket olarak tanımlamıştır. Böylece tarihsel gerçeklikler Önder Apo’nun çözümlemeleri, gerilla öncülüğündeki halk direnişinin aydınlatıcılığı temelinde büyük ölçüde açığa çıkmıştır. Bu anlamda aslında Birinci Dünya Savaşı içerisinde emperyalist güçlerin Ortadoğu’yu bölüp paylaşmaları temelinde ortaya çıkartılmış olan Kürt sorunun demokratik zihniyet ve siyaset temelinde çözümünün önü açılmış, zemini ortaya çıkartılmış, imkânları yaratılmıştır. Bunun gerçekleşmesi için de Önder Apo ve PKK hareketi gerçekten büyük bir özverili çaba yürütmüştür. Defalarca ateşkes ilan etmiş, Kürt gerçeği ve Türkiye gerçeğini de anlamaya, aydınlatmaya çalışmış böylece Kürt özgürlüğüne ve Türkiye’nin demokratikleşmesine dayalı tarihsel dayanışmayı ve kardeşliği daha da güçlendirmeyi hedefleyen bir demokratik çözümü gerçekleştirmek istemiştir.

Fakat ne yazık ki Kürt tarafından gelen böyle bir çözüm talebi Türkiye yönetimleri tarafından zaman zaman tartışılıyor gibi görünse de esas itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren esas alınan Kürt düşmanı, Kürt’ü inkâr eden ve imha etmek isteyen zihniyet ve siyasetten bir kopuş gerçekleşmemiştir. Söz konusu zihniyet ve siyaset Kürtlere daha çok katliamı, zulmü, işkenceyi, tutuklamayı, baskıyı, özel savaş kapsamında her türlü hakareti dayatırken Türkiye toplumuna da ırkçı, şoven, milliyetçi bir faşist-diktatörlük olarak kendini dayatır hale gelmiştir.

Bu noktada 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi önemli bir adımdır. Bunu İkinci Cumhuriyet adımı olarak da tanımladılar. Kenan Evren cuntası böyle bir süreci planlayıp derinleştiren bir adım olmuştur. 1990 başında Demirel-Güreş-Ağar-Çiller çetesinin topyekûn faşist özel savaş kapsamındaki saldırıları ikinci bir adım olmuştur. Son olarak AKP eliyle üçüncü bir adım olarak Kürt soykırımını Türkiye’deki faşist diktatörlüğü geliştirip Kürdistan’a da özel savaşı dayatarak geliştirmeyi istemektedirler. Her ne kadar başlangıçta farklı tellerden çalmış olsa da Tayyip Erdoğan Yönetimi de giderek söz konusu zihniyet ve siyasete oturmuş, aynı çizgiyi esas almış, bu temelde MHP ile ittifak oluşturmuş, Türkiye’nin bütün faşist, özel savaşçı, Kürt düşmanı güçlerini MHP ile oluşturduğu ittifak etrafında birleştirmiştir. Böylece 12 Eylül ile başlatılan ve adına İkinci Cumhuriyet denen faşist-soykırımcı diktatörlüğü esas olarak AKP-MHP faşizmi oluşturmuştur.

Kürtlerde, Türk gerçeğine ileri düzeyde güvensiz bakma durumu gelişiyor

Şimdi Kenan Evren’in Kürtleri nasıl tehdit ettiği hala kulaklarda çınlamaktadır. Doksanların başında Çiller’in, Ağar’ın, Doğan Güreş’in, Demirel’in Kürtlere dönük nasıl tehditlerde bulundukları yine bilinmektedir. Mevcut haliyle de Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli ve Süleyman Soylu üçlüsünün ‘Yok edeceğiz, kök kazıyacağız, bitireceğiz, ya cehennemin dibine çekilip gidecekler ya da diz çöküp önümüzde teslim olacaklar, burası Türkiye’dir, burada Türk’ten başka kimse var olamaz’ benzeri bilinen nakarat, faşist-ırkçı-şoven edebiyatı tekrarladıkları görülüyor. Bu şekilde tehdit ediyorlar. Tehdit etmekle kalmıyor güçleri oranında da pratikleştiriyorlar. Geçmişte de onu yaptılar bugünkü yönetim de onun yapıyor. Çok yoğun bir özel savaş saldırısını Kuzey Kürdistan’da olduğu kadar Güney ve Batı Kürdistan’a dönük olarak da yürütüyorlar. Söz konusu saldırıyı giderek sınırların dışına da çıkarttılar.

Şimdi bu durum çok ciddi bir noktaya ulaşmış vaziyette. Bu kadar zulüm, baskı, katliam, hakaret, tutuklama var. İşte 22. Yılında İmralı işkence ve tecrit sistemi var. Kürt Halk Önderi orada işkence ve ağır tecrit altında tutuluyor. On binlerce şehit var, on binlerce tutuklu var. Yakılmış, yıkılmış şehirler, köyler, mahalleler var, Kürt toplumu çok yoğun, tarihin hiçbir döneminde yaşamadığı düzeyde ağır bir zulüm ve baskı altına alınmış vaziyette ve bunun üzerine bir de en ağır hakaretler bindiriliyor; mezarlıklara saldırılıyor, şehitlere saldırılıyor, Kürt’ün dirisine saldırıldığı gibi, ölüsüne de saldırılıyor. Tarihine saldırılıyor, her şeyi yok edilmeye çalışılıyor. Sürekli psikolojik savaşın hakaretleri altında tutuluyor ki bu tabii bu durum Kürt toplumunda ciddi bir travma yaratıyor. Türkiye’de herkesin bunu bilmesi lazım.

Böyle bir baskı ve zulüm önceki sekiz yüz yılda oluşan dostluk, kardeşlik, dayanışma, hatta akrabalıkları çatırdatır hale getirmiş durumdadır. Kürtlerde derin bir sorgulama, içe kapanma, eski tarihsel süreçten kopma, Türk gerçeğine ileri düzeyde güvensiz bakma durumu gelişiyor. Çok derin bir kopuş süreci var. Aslında bu zamana kadar tümden kopuş da gerçekleşebilirdi. Uygulanan baskı, zulüm, katliamlar bunu fazlasıyla yaratabilirdi. Ama hala tam o düzeye gitmemişse bunda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın anlayışları, tutumu, çabaları, PKK öncülüğünün Kürt sorununu Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde çözme stratejik anlayışı belirleyici rol oynuyor. Yoksa Kürt Özgürlük Hareketi’nde dar milliyetçi bir yaklaşım söz konusu olsaydı şimdiye kadar kırk defa Kürtlerin kopuşu olur, Kürtlerle, Türk’leri bir arada tutma, birlikte yaşatma ortamları kesinlikle yok olurdu. Ama Önder Apo’nun ve PKK’nin zihniyeti ve siyaseti bu halklar arası kopuşu azaltıyor. Ağır düşmanlıkların ortaya çıkmasını önlüyor. Bu bir gerçek.

Şimdi faşist-soykırımcı şefler buna bakarak bunu biz yapıyoruz diyorlar. ‘Ne yapsak da Kürtler ayrılamıyor, kopamıyor’ gibi algılıyorlar. Bu yanlıştır. Onu kendileri yapmıyorlar, Kürtlerin kopamama gibi bir durumları da yok. Ama Kürt Önderliğinin özgürlükçü-demokratik-kardeşçe birliği esas alan zihniyet ve siyaseti bu durumu yaratıyor. PKK’nin Türkiye Devrimci Gençlik Hareketi içerisinden çıkarken Önder Apo’yla birlikte Hakki Karer’lerin, Kemal Pir’lerin en önde, ilk grup oluşturmadan bütün çalışmaları geliştirmeye kadar birlikte yürüttükleri ortak faaliyet bu kardeşliği pekiştiriyor, kopuşu önlüyor. Bunu herkesin çok iyi görmesi, anlaması gerekli.

Burada şu iki hususu belirtmekte fayda var: Birincisi Türk egemenleri, Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetenler Kürdistan’daki her türlü hak arayışını, özgürlük talebini, demokrasi talebini, örgütlenme çabasını Türkiye’yi bölmek, Türk düşmanlığı yapmak, başka güçlerin, büyük devletlerin ajanlığını, işbirlikçiliğini yapmak olarak anlıyor, algılıyor, ya da maksatlı olarak bu biçimde göstererek Türkiye toplumunu yanıltıyor. Oysa Kürdistan’da gelişen hareketlerin, özellikle de PKK’nin Türkiye’deki var olan sağ-sol bütün hareketlerden çok daha fazla dış müdahaleye, kapitalist emperyalizme, sömürgeciliğe karşı olma, onlara karşı mücadele etme durumu vardır. Yani bu yaklaşım doğru değildir. Eğer Türkiye toplumunu yanıltmak ve Kürt katliamını, soykırımını bu temelde meşrulaştırmak için maksatlı kullanılmıyorsa o halde yanlış ve yanılgılı bir zihniyettir. İnsan bunu söyleyebilir.

Eğer önceki gelişmeler dikkate alınırsa anlaşılabilir bir durumdur da; Avrupa’dan, Afrika’ya kadar üç kıtada at koşturan bir imparatorluk iken Avrupa kopmuş, Asya kopmuş, Afrika kopmuş, en son Arap’lar Müslüman toplum olarak kopmuş, dolayısıyla Türk egemenlerinde, yine devlet yöneticilerinde bütün çevre halklara karşı bir güvensizlik oluşmuş, tüm güvensizliklerin toplamını da Kürt halkına karşı güvensizlik olarak gösteriyorlar denebilir. Bu tarihsel olarak yaşanmış bir durum. Anlaşılır bir yanı vardır. Fakat diğer halkların yaptıkları o kadar çok olumsuz değildir. Eleştirilmesi, yanlış bulunması gereken olmakla birlikte çağın gereklerini yerine getirmişlerdir.

Diğer yandan bütün onların yaptıklarının suçlusu olarak Kürtler görülemez. Dikkat edilirse Kürtler onlar gibi yapmamışlardır. Son ana kadar da öyle yapmak istemediler. Hep demokratik birlik çerçevesinde çözümü, böylece ortak yaşamı öngördüler. Ortak yurt, ortak yaşam, demokratik birlik, demokratik ulus fikirlerini geliştirdiler. Bu temelde çözüm arar oldular. O nedenle eğer tarihsel olarak yaşanan gelişmelerden doğan bir etkilenmeyse bu hem yanlıştır hem de bunun müsebibi Kürtler değildir. Bütün oluşan öfkeyi, tepkiyi, düşmanlığı Kürtlerden çıkarmaya kimsenin hakkı yoktur.

Diğer yandan bütün bunlar maksatlı olarak kullanılıyorsa, Türkiye toplumunu aldatıp Kürt soykırımına yöneltmek, böylece Kürt soykırımını meşrulaştırmak için yapılıyorsa bu en kötü, en tehlikeli, en düşmanca faşist, canice bir yaklaşımdır. İnsan bunu belirtebilir. Bu bakımdan Türkiye’de egemenlerde olsun, toplumda olsun mevcut psikolojiyi, yine hâkim olan anlayışları sorgulamak gerekiyor. Düzeltici, tarihsel travmaları aştırtıcı yeni anlayışlar, fikirler geliştirmek, toplumu bu temelde eğitmek, düzeltmek gerekiyor.

Türk devletinin Kürtlere karşı yürüttüğü politikaya karşı herkesten çok Türkler karşı çıkmalı

İkinci noktaysa söz konusu düzeltici doğruyu egemen kılıcı bir çalışmayı Türkiye’nin aydınlarının, sanatçılarının, sol-sosyalist güçlerinin, devrimci-demokratik hareketlerinin çok daha güçlü ve etkili yapması lazım. Yani TC yönetimlerinin Kürdistan üzerindeki katliamlarına, soykırımlarına bu işkence, tutuklama, taciz, tecavüzlerine herkesten çok Türkler karşı çıkmalı, Türkiye toplumu karşı çıkmalı. Dolayısıyla toplumun öncülerini, toplumun işçilerini, emekçilerini, kadınlarını, gençlerini karşı çıkartacak bir bilinçlendirme, eğitme faaliyeti yürütmeliler. Yine Kürtlere dönük yapılan tehditlere herkesten önce Türkiye aydınları karşı çıkmalılar. Kimse Kürtlere yapılıyor, bizi ilgilendirmez dememeli, çünkü tüm bu tehditler ‘Türk Milleti’ adına yapılıyor. ‘Türkiye Yönetimi, Türklük’ adına yapılıyor. Kürt toplumuna giderek böyle yansıyor.

O halde eğer bu doğru bulunmuyorsa o zaman bu tür ırkçı-şoven-soykırımcı Kürt düşmanı zihniyet ve siyasete karşı çıkılmalı, mücadele edilmelidir. Böyle çok yönlü, etkili, büyük bir mücadeleye kesinlikle ihtiyaç var. Yoksa bu durum böyle gitmez. Önder Apo ve PKK’nin bu durumu bu biçimde tutmasının da bir sınırı vardır. Öteye gidemez. Bu sınır yok olabilir. KDP ile kurulan işbirlikçi ilişkiye dayanarak Kürtlere istediğimi yaparım deniliyorsa o da bir yanılgıdır. Dolayısıyla sonuçta toplumlar arasında daha fazla bir düşmanlık gelişebilir, çatışmaya dönüşebilir. Bu tehdit ve tehlike vardır.

Dahası bunu kışkırtan ve isteyen güçler de vardır. Kimdir bu güçler; Kürt sorununu yaratan dış güçler, küresel sermaye sahipleri, kapitalist modernite sisteminin egemen güçleri. Bu güçler Ortadoğu’yu Birinci Dünya savaşında 25 parçaya böldüler. Şimdi Üçüncü Dünya Savaşında 50 parçaya, 75 parçaya bölmeye çalışıyorlar. Bu temelde Türk-Kürt demokratik birliğinin gelişmesini engellemek, mevcut ilişkileri bozmak, iyi ilişkilerin yerine düşmanlıkların ve çatışmaların gelişmesini sağlamak için o kadar çok faaliyet yürütüyorlar ki bunu artık Türkiye’nin aydınları, siyasetçileri, devrimci-demokratik güçleri daha doğru ve yeterli bir biçimde görmek durumundalar. Bundan dolayı hep Kürtleri suçlayan yaklaşımdan kendilerini kurtarmalılar. O ucuz bir suçlama oluyor. Aslında sömürgeci-egemen ulus yaklaşımını içeren bir suçlama oluyor. Kürtleri suçlamak yerine biraz suçu kendilerinde görmeleri, dolayısıyla egemen ulus milliyetçiliğinden, şovenizminden kendilerini kurtarmaya çalışarak meselelere bakmaları, biraz empati yaparak Kürtleri de anlamaya çalışmaları çok çok önem taşıyor. Buna kesinlikle ihtiyaç var. Türkiye’de böyle bir aydınlatıcı propaganda, eğitim çalışması yapmaya ihtiyaç var, bu kesinlikle yapılmalı.

Dikkat edilirse çok yapılmıyor. Egemen güçler, AKP-MHP faşizmi buna karşı çıkıyor, cezalandırıyor diye adeta susuluyor. Karşı çıkılmıyor, boyun eğiliyor, gerçeklerin ifade edilmesinden uzak duruluyor. O zaman eğer öyle olursa faşizm nasıl teşhir edilebilir, faşizme karşı etkili bir mücadele nasıl geliştirilebilir, Türkiye toplumu gerçeklerle, Kürt varlık ve özgürlük gerçeğiyle bilinçlendirilmeden nasıl demokratik zihniyete kavuşabilir, faşizme karşı direnebilir, Kürtlerle, diğer halklarla birlikte demokratik bir sistemin mücadelesini verebilir. Bunları yapabilmesi için doğru bilinçlendirilmeye, ırkçı-şoven-faşist-milliyetçi zihniyet ve siyasetin geliştirdiği Kürt düşmanı saldırıların hepsine karşı yoğun bir aydınlatıcı mücadele, propaganda, eğitim çalışması yürütmesi gerekli. Türkiye’nin devrimci-demokratik hareketlerinin, sol-sosyalist güçlerin bunu önemsemesi lazım.

İşte Halkların Birleşik Devrim Hareketi aslında bunu egemenlerin dayattığı bütün bu çelişki ve çatışmaları aştırtan bir yoldaşça devrimci-demokratik birliği oluşturdu. Bu birlik zihniyetini, ortak yaşama ve mücadele etme zihniyetini ve siyasetini olduğu gibi ırkçı-şoven-faşist milliyetçiliğe karşı mücadele temelinde Türkiye toplumuna, işçi ve emekçilerine, kadın ve gençlerine daha fazla yaymalıyız, bu yönlü daha çok mücadele etmeli, çaba harcamalıyız. Yoksa işte Süleyman Soylu gibi ne olduğu bile belli olmayan birisi gelip Cizre’de Kürtleri tahrik etmeye çalışabilir, tehdit edebilir, her türlü katliamın altına imza atabilir. Türk-Kürt tarihsel ilişkilerini bozabilir. Çünkü kime ajanlık yaptığı belli değildir. Çok fazla ‘Türkçü’ geçiniyor ama öyle Türkçü geçinenlerin göbek bağıyla küresel sermayeye nasıl bağlı olduklarını, kapitalist emperyalizmin ajanlığını nasıl yaptıklarını geçmiş tecrübelerimizden çok iyi biliyoruz. Bu kişinin de onlardan biri olmadığı ne malum. Bu kişi nereden çıkartıldı? Yalnız başına bir partiydi, tam da kritik bir dönemde nasıl da geldi AKP’ye girdi, Tayyip Erdoğan’a karşı bu kadar hakaretamiz sözler söylüyordu, şimdi nasıl onun müridi, emir eri haline geldi. MHP AKP ile nasıl birleştiyse Süleyman Soylu da öyle birleşti. Dikkat edelim AKP’yle ikisi aynı zamanda birleştiler.

Bir üçüncü güç daha var AKP’yle birleşen; o da ABD’dir. 2015’in Temmuz’un da hem MHP, hem Süleyman Soylu, hem de ABD AKP’yle birleştiler, ittifak yaptılar. Tayyip Erdoğan ondan sonra onların sözcüsü olarak yürüdü ve bugüne kadar geldi. Acaba Süleyman Soylu denen kişilik kimler tarafından, nerelerde, nasıl eğitildi ve ne amaçla getirilip Kürt soykırımını bugün her türlü katliamla yürüten AKP-MHP iktidarına bakan yapıldı. Öyle kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bu işin içerisinde çok farklı çabaların, hesapların olduğunu kesinlikle görmemiz ve bilmemiz gerekli. O halde bu gerçekler açığa çıkartılmalı, teşhir edilmeli, maskeler düşürülmeli, Türkiye toplumu, aydınları, gençleri, kadınları, işçi ve emekçileri yeteri kadar aydınlatılmalılar. Bu noktada büyük bir çabanın yürütülmesine kesinlikle ihtiyaç vardır

-Türkiye’de HDP’nin kapatılacağı, yine darbe olacağı yönünde tartışmaların olması ne anlama geliyor?

Duran Kalkan: Evet, bazı güncel-siyasi tartışma konularına ilişkin de kısaca bir iki husus belirtilebilir. Darbe tartışması her zaman gündemdedir. Tartışmadan ziyade Türkiye’de darbe ihtimali her zaman vardır. Önder Apo buna ‘darbe mekaniği’ dedi. Türkiye siyaseti, TC sistemi şimdi darbe mekaniği ile işliyor. Her şey darbe mekaniği temelinde yürüyor. Sanki darbe yapılmıyor da başka zaman yapılacakmış gibi bir hava vermek yanlıştır. Her gün tekrar tekrar darbe yapılıyor. Tayyip Erdoğan’ın her türlü kararı, her türlü yönetim tasarrufu bir darbedir. İşte en son HDP’nin Kürdistan’daki bazı belediyelerini gasp etti. Bu bir darbeydi. Söz konusu darbe söylentileri ardından hemen sonra, daha iki gün geçmeden zaten darbeyi kendisi gerçekleştirmiş oldu. Daha yeni darbeler de olabilir mi? Farklı güçler de darbe yapabilirler mi? Kuşkusuz, yapabilir. Çünkü AKP-MHP siyasetinin oluşturduğu sistem, darbe mekaniği sistemi oldu. Dolayısıyla burada böyle bir sistem kurulursa artık herkes siyaseti darbecilik temelinde yapmaya çalışır.

Yani darbe yapma hakkı sadece AKP ile MHP’nin olmaz, herkesin olur. Darbe yapma gücü sadece AKP ile MHP’nin elinde olmaz, başkaları da buna yönelir. Mademki siyaset darbeyle işliyor o halde iç-dış güçler, herkes darbe yapmaya çalışabilir.

O nedenle  darbe olacak mı, olmayacak mı tartışması çok fazla anlam ifade etmiyor. Zaten her gün oluyor. Bir siyaset yok. Demokratik siyaset işlemiyor. Her şey faşist darbeler biçiminde yürüyor. İlla ki bir darbenin askeri olması, ordudan gelmesi gerekmez. Sivil darbeler de var. AKP-MHP yönetimi her gün darbe yapıyor. Tıpkı 12 Mart Muhtırası gibi Devlet Bahçeli’nin her açıklaması bir darbesel müdahaledir. Dikkat edelim Tayyip Erdoğan’ın her kararı zaten bir sivil darbedir. Dolayısıyla bir askeri darbe olacak mı tartışması aslında bu gerçekleri kapatmayı, maskelemeyi, insanları farklı beklentilere yöneltmeyi ifade ediyor. Bu oyunlara gelmemek lazım. Somutu, gerçek olanı daha iyi görmek gerekli, mevcut darbe mekaniğini doğru anlamak ve ona göre bu mekaniği ortadan kaldıracak bir demokrasi mücadelesini hedefleyip, muhatap güçlere ulaştırmak lazım.  Onları demokrasi blokunda birleştirip antif-aşist mücadeleyi bu temelde geliştirmek gerekiyor.

Yine HDP üzerinde tabi baskılar yoğun, HDP’lileri PKK’li diye suçlayıp ucuzca yakalıyorlar. Hâlbuki yakaladıkları hiçbir HDP’linin PKK ile her hangi bir örgütsel bağı hiçbir biçimde ve asla yoktur. Hepsi ucuz suçlama, yalan-dolan, sadece ceza verebilmek için yapıyorlar. Kuşkusuz Kürt’seler yurtseverdirler. Her yurtsever PKK’ye taraftarlık eğilimi gösterir. Bu çok doğal bir durumdur. Ama şimdi PKK ile ilişkili olunduğuna dair suçlamayı hiçbir ispata dayanmadan iki yalancı şahit bularak ustaca yapıyor, yüzlerce, binlerce insan böyle bir ucuz suçlamayla tutukluyorlar. HDP’ye yoğun bir baskı uygulanıyor. İşte bu tutuklamalarla uygulanıyor, belediyeler gasp edilerek uygulanıyor.

11 Aralık 2009’da DTP kapatıldı. Yani AKP yönetimi HDP’den önceki demokratik siyaset partisini kapattı. HDP’yi de kapatabilir mi? Çıkarına gelirse, kapatır. Zaten o kadar baskı uygulayarak istediği gibi de yönlendirmeye çalışıyor. Fakat kapatarak nereye varacak, mesele odur.

Buradaki sahteliği şurada görmek lazım: Belediye eş başkanlarını tutuklamış, belediyeleri gasp etmiş, meclisleri dağıtmış, milletvekillerini tutuklamış, parti il başkanlarını, yöneticilerini tutuklamış, eş başkanlarını tutuklamış, seçilmiş herkesi hapse koymuş ondan sonra Tayyip Erdoğan çıkmış diyor ki ‘HDP’yi sandığa gömeceğiz’. Senin sandıkla ne ilişkin kalmış akılsız adam! Biraz ağzından çıkanı kulağın duysun. Yani sandığın neyine gömeceksin, sen sandıktan çıkanı kararnamenle zaten zindana gömüyorsun. Sanki sandığa sadık kalıyor. Sandıktan çıkan sonuçları kabul ediyor da sandığa gömecekmiş.

O aslında bir laftır. Bir tehdittir. Pratikte yaptıklarını maskelemek için kullanılan bir tehdit. Birisini sandıkta yenmeyi hedefleyen sandıktan çıkan sonuca saygı gösterir. Dikkat edilirse Tayyip Erdoğan yönetiminde ve kendisinde böyle bir saygının izi bile yok. Şimdi bütün seçilmişleri tutukla, hapse koy, görevden al, ondan sonra çık deki ‘ben seçilerek geldim seni sandığa gömeceğim’, ‘bu ne perhiz ne lahana turşusu.’ Buna kargalar bile güler. Yani bu tür sözlere ‘ağızdan çıkanı kulağın duymadığı sözler’ deniyor. Anlamsızca konuşmayı ifade ediyor. Sanıyor ki hiç kimse bir şey anlamaz, ne söylersem kabul ettiririm, sonuca gider. Ama bunlar böyle olmaz.

CHP’nin yöneticileri Tayyip Erdoğan tarafından yönetiliyorlar

Şimdi bütün bu tartışmaların bir de gündem saptırma, belirleme özelliği var. Yani önemli bir konu ortaya çıktığında faşizmin her hangi bir uygulaması teşhir olduğunda, faşizm bir yerde darbe yediğinde hemen gündemi değiştirerek o tür tartışmaların üzeri kapatılmaya çalışılıyor. Mevcut AKP-MHP yönetimi psikolojik savaşı çok etkili bir biçimde kullandığı gibi bu gündem yaratma, gündem değiştirme durumunu da çok yaygın ve etkili bir biçimde kullanıyor. Yani bunlar bir de gündem değiştirmek, gündem belirlemek için ortaya atılmış sözlerdir. Atıyor sözü ortaya, tartıştırıyor. Mesela CHP’yi böyle yönetiyor. CHP’nin yöneticileri Tayyip Erdoğan tarafından yönetiliyorlar. Çünkü ürettikleri başka hiçbir şey yok. 24 saat Tayyip Erdoğan’a göre kurulmuşlar. Tabii belirleyici olan Tayyip Erdoğan’dır. Onları istediği gibi konuşturuyor, istemediği gibi konuşturmuyor. Herkese aynı şeyi yapmak istiyor. HDP’yi de aynı çizgiye çekmek istiyor. Bütün muhalefeti, devrimci-demokratik güçleri kendi belirlediği gündemle uğraştırarak aslında kendi gündemini herkese dayatmak, o gündemde tutmak, onun ardından kendi planlarını istediği gibi uygulamaya çalışıyor. Buna dikkat etmek lazım. Öyle her şeye cevap vermek Tayyip Erdoğan’ın söylediklerine göre tartışmak, değerlendirme yapmak, gündem oluşturmak olmamalı. Böyle olan zaten onun yörüngesine girmiş, dolayısıyla Tayyip Erdoğan amacını başarmış olur. Buna da dikkat etmek lazım.

Aslında bütün bunları HDP’nin gerçekleri ortaya çıkartmasını, doğru gündemlerle tartışmaları geliştirmesini, yine toplumu aydınlatan, eğiten, örgütleyen faaliyetlerinden alıkoymayı sağlamak, üstünü kapatmak, maskelemek için yapıyor. Belediyeleri gasp etmiş, tepkiler gelir diye korkuyor, bu tür sözlerle işte belediye gasplarının daha yoğun tartışılmasını önlemek istiyor. Bir gündem saptırmadır. Bu gündem saptırmalarına da gelmemek lazım. Kuşkusuz cevap vermek gerekli, mücadele etmek gerekli ama doğru bir çizgide ve doğru değerlendirerek mücadele etmek lazım. Esas olarak da muhalefet, demokratik siyaset kendi gündemini kendisi oluşturmalı. Özellikle halkı eğitme ve örgütleme çalışmasını Türkiye’nin her tarafına, köy-köy, mahalle-mahalle, ev-ev gezerek birebir insanlarla ilişki kurarak yürütmeli. Bu çok çok gerekli.

Örgütü, hareketi büyütmek gerekiyor. Kimse Tayyip Erdoğan’a laf yetiştirmekle bir yere varamaz. Topluma gerçekleri götürüp, toplumu eğitip örgütleyerek faşizm teşhir edilebilir ve yıkılabilir. Faşizmi yıkacak bir mücadele de bu temelde hazırlanılabilir. Bir boyutu da budur. Bu bakımdan tabii herkesin faşizme karşı mücadelede daha doğru, dikkatli olması, daha etkili bir mücadele yürütür konuma gelmesi gerekli. Bunu da birlik içinde yapmak daha da önem arz ediyor. bunlar olursa faşizm yıkılabilir, yoksa faşizmin belirlediği gündem etrafında sürüklenmek olur ki ondan AKP-MHP faşizmi yararlanır.

Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan kişilikleri bu konularda ustalaştılar. Diyorlar ya ‘ustalık dönemimiz.’ Ustalıkları hile yapma, yanıltma, gündem saptırma, kendi dışında hiç kimseyi düşünemez hale getirme, sürüleştirip yönetmeye çalışmak oluyor. Bu oyunlara gelinmemeli. Herkes buna karşı uyanık olmalı, faşizmi doğru anlamalı, doğru çözmeli, faşizme karşı nasıl başarılı mücadele edilir? Sorusuna doğru cevap vererek böyle bir mücadeleyi her yerde yürütür hale gelmeli. Tüm devrimci-demokratik güçler böyle yaparlarsa faşizmin ömrünün uzaması mümkün değildir.  AKP-MHP faşizmi ne kadar hile yaparsa yapsın, ne kadar zulüm, baskı uygularsa uygulasın maskesi düşmüştür, rezervleri bitmiştir. Çöküş süreci hızlanmıştır. Artık tarihin çöp sepetine atılacağı an meselesidir. Bunu da bu önümüzdeki süreçte yapmak gerekir. Bu temelde anti-faşist mücadele yürüten herkese başarılar diliyorum.

Reklamlar