Jineoloji

İnsan denilen, canlı toplumsallık dışında bir yaşam olanağına sahip değildir. Şimdiye kadar ortaya çıkan tüm bilimsel verilere bakıldığında, evrimin bir parçası olarak kendisini inşa eden insanlık, toplumsallığı ile günümüze kadar ulaşmıştır.

Avrupa merkezli bilim anlayışı bunun tersine birey eksenli bir düşünce yapısını topluma yedirmeye çalışsa da bunun mümkün olmadığı ortadadır. Bu söylemi bayrak haline getiren modernist sosyal bilimler ve ondan beslenen toplumsal hareketler; kadını, bireyi ve doğayı toplumdan koparmaya çalıştıkça köklü bozulmaların önünü açmaktadır. Her ne kadar bu modernite, uygar olduğunu idea etmiş olsa da toplumu vahşileştiren ve kadını her an katliamlardan geçiren bir uygarlığa yol aldırmışlardır.

Günümüzde ortaya çıkarılan tüm bilimsel verilerden de anlaşılacağı kadarıyla insan denilen varlığın tek başına yaşaması olanaksız görünmektedir.

Bilim, toplumun yorumlanmasında önemli bir rol oynamış olsa da yorumlayış biçimi baskın anlamda iktidar ve devletli güçler doğrultusunda olmuştur. Kadın hakikatini ortaya çıkarmak, toplumun hakkaniyet çerçevesinde yaşamını örgütlemesini gerektirdiğinden dolayı buna hiçbir zaman yanaşmamışlardır. Bilim çevrelerince toplum yaşam, kadının hakikati ile ele alındığında, yorumlandığında, tüm toplum kesimleri de özgürlük ölçüsünde kendisini tanımlayacak ve öyle yaşayacaktır.

Özgürlüğün süreklilik arz ettiği bir yaşamda, iktidar ve devlete yer kalmayacaktır. Bu hakikat, bilimin ve onun çevresinde odaklanan devletçi güçler için önemli bir tehlikeyi taşımaktadır. Bu anlamıyla kadın özgürlük mücadelesini yürütmek, tüm toplumun özgürlük mücadelesini yürütmek anlamını taşır. Toplumsal özgürlüğün gelişip serpile bilmesi için, başta iktidar ve devlet odaklı oluşturulan tüm bilimler, felsefeler, tarihsel yaklaşımlar sorgulanıp, bu alanın yeniden inşası bir zorunluluk olarak biz kadınların önünde durmaktadır. Çünkü hiçbir bilimsel yaklaşım, kadını eksen alarak özgür, eşit ve adil bir toplum amacı doğrultusunda ne paradigma ne teori ne de ideoloji inşa etmişlerdir. Dolayısıyla kadının, içinde yaşayacağı toplumun yaşam biçimini belirleyebilmesi için paradigmal alandan teorik alana, teorik alandan program inşalarına kadar tüm alanları yeniden elden geçirip inşa etme gibi bir mükellefiyeti ortaya çıkmaktadır

Kadının, toplumun ikinci ya da üçüncü unsuru olarak görülmesi, toplumsal yapının bozuk inşa edilmesini de beraberinde getirmiştir. Sosyal bilim açısından bu durum bir sorun olarak görülmemiş, hatta ezelde ve ebette var olan toplumsal sınıflandırmanın bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Toplumsal cinsiyetçiliğin derinleştirilmesi ve buna bilimsel kılıfın oluşturulmasından birebir sosyal bilim sorumludur. Tüm ötekileştirmelerin kökeninde yer alan kadının ötekileştirilmesi, normal toplumsal bir hal olarak ele alınmış ve değerlendirmeler bunun ötesine taşınmamıştır.