Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 1992 tarihinin 1 Mayıs’ında verdiği perspektiflerden oluşan aşağıdaki bu yazı; günümüzde yaşanan kaos ortamı, kapitalist sistemin dünya çapında sistem krizleri ve sosyalist mücadelenin ne kadar önemli bir devrim olduğunun gönümüz öngürüsüdür. Yazının tam metni olduğu gibi şu şekildedir:

Sosyalist mücadele şüphesiz devam edecektir.

Sosyalist devrimin kazanımları, kendini savunmaya devam edecektir.

Ortaya çıkan diğer bir durum; kapitalizmin, yol açtığı çelişkileri daha değişik ele alışıdır. Rusya ilerledi, kalkındı, hatta Sovyet sistemi dahilindeki ülkeler de ilerlediler, kalkındılar. Burjuva demokratik anlamda, devrimlerini de bir anlamda tamamladılar. Şimdi partiler kurulacak; çok seslilik, çok partililik, seçimler gibi beklentilerle tamamlanmaya çalışılacaktır. Peki bu klasik Batı-Avrupa türü burjuva demokrasileri olmayacak mı? Buralarda emekçilerin kazanımları böyle kolay ellerinden alınamaz. Burada yaşanılacak olan, değişik bir burjuva demokratik devrimler sürecidir. Hatta şimdiden bu söylenebilir.

Örneğin, bir Alman Sosyal Demokrat Partisi var ve istediğinde grev yapıp her türlü hak alabilmektedir. Burjuvaziye karşı, emekçilerin yaşam koşullarında belli bir düzeyi tutturmaktadır. Bu ülkelerde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden daha fazla kendi kazanımlarını gerçekleştirecek sosyal-demokrat partiler, sosyalist partiler vardır; daha da gelişecektir. Belki de burada, burjuvazi ile emekçilerin dengede olduğu bir demokrasi söz konusu olabilir. Proletarya diktatörlüğü vardı, feodal burjuva kalıntılar çok zayıflatılmıştı. Şimdi belki de dengeye geliyorlar. Buradaki emekçi önderlikli partiler, önümüzdeki yakın bir dönemde, bunalım artarsa ve biraz da yenileme gelişirse, tekrar sosyalizmin lehine bir ağırlık kazanabilirler.

Demek istenilen; Ekim Devrimi’nin sonuçlarının boşa gittiği biçiminde bir yaklaşım değil, bir dengelenmeye doğru gidildiğidir. Bu durum emeğin lehine bozulabilir; karşı-devrimin lehine bundan daha fazla bozulması zordur. Güncellik için söylenecek önemli bir sonuç budur.

En önemlisi de, kapitalizmin çelişkilerinin başka yöne yansıtılmasıdır. Daha önce yaptığımız bir değerlendirmede, “reel-sosyalizmin yıkılışı, kapitalizmin işini zorlayacaktır” dedik. Nitekim Amerika’daki büyük öfke bunu gösteriyor. Yine Avrupa’daki olası sosyal patlamalar, hak arayışları, daha şimdiden bunu hissettirmektedir. “Sosyal barış, liberal toplum” soruları daha açık sorulmaya başlıyor. İşte muazzam baskı arayışlarına rağmen, ABD’de zincirden boşalmış bir öfke söz konusu ve her şeyi allak-bullak etti. Demek ki, büyük kitlesel patlamalara, emekçiler, en ufak bir fırsatı yakaladıklarında hazır oluyorlar. Üstelik bu Amerika’da oluyor, yani sözde zafer kazanan imparatorluğun merkezinde…

Kapitalizmin insanlığa yığdığı sorunların daha değişik yerlerde görülmesi gerekiyor. Eğer gönümüzde bir sosyalist yenilemeden bahsedeceksek, çelişkilerin düzeyini iyi yakalamak gerekir. Şu çok açık ki, emperyalist-kapitalizme, sömürgeciliğe karşı, 19. yüzyıl işçi sınıfı edebiyatı ile, onun ideolojik-politik mücadele silahları ile artık savaşılamaz. Ayrıca 20. yüzyılın ulusal kurtuluş silahları ile de savaşılamaz. Çelişkilerin geldiği aşamada daha farklıdır. Bu farklılık, çözüm yollarına da yansıtmaktadır.

En çok söylenmesi gerekenlerin başında, kapitalizmin, insanlığı büyük bir tehlike altına aldığı gerçeğidir. İlk devrimler nasıl ki doğaya karşı yapılmışsa, bu sefer yeniden doğayı esas alan bir devrim gerekecektir. İnsanlık başlangıçta doğaya çok bağımlıydı veya doğadan zarar görüyordu; buna karşı devrim yaptı ve kendisini biraz korudu. Ama şimdi insanlar doğaya karşı büyük bir saldırı halindedir. Yani eskiden doğanın canavarları vardı, insana saldırıyorlardı ve bu bir devrimle defedildi; şimdi ise, güçlenen insan doğaya saldırıyor, dünyaya saldırıyor, dünyasını ve doğasını tahrip ediyor. Ozonu deldi, dünyayı ısıtıyor; çevreyi tam bir yaşanamaz, nefes alınamaz hale getirdi. Bu bir gerçek! Ve bundan büyük oranda kapitalizm sorumlu.

Bütün bunlardan bazı genel sonuçlar çıkarılabilir. Kapitalizmin merkezi çevreyi kirletti, dünyayı adeta çöp tenekesine çevirdi. Ayrıca daha derin eşitsizliklere de yol açtı. Bu anlamda kapitalizm, doğaya saldırıyı en son haddine çıkaran rejimdir. Kapitalizm durdukça doğaya saldırı önlenemez ve doğayı tahrip eden insanın kendisi de tahrip olmaktan kurtulamaz. İnsanlar et ile tırnak gibi doğaya bağlanarak yaşabilirler. Doğa ana gibidir. Bunu tahrip ederek, kesinlikle insan ancak kendi sonunu getirir. Bununla bağlantılı olarak, kapitalist merkezlerin çevre ve doğa tahribatının derinleştirilmesi vardır. Doğayla birlikle halklar ve kültürler de kirleniyor.

Mesele sadece bir sınıf baskısı değildir.

Hatta ulus baskısı da değildir.

Daha genel bir durum söz konusudur. Buna Kuzey-Güney çelişkisi veya merkez-çevre çelişkisi de denir. Fakat ne denilirse denilsin, insanlığın büyük bir bölümünün kapitalist merkezlerin saldırısı altına girdiği, nefes alamaz duruma getirildiğidir. Muazzam ideolojik-politik uygulama araçları ile, işbirlikçileri ile, en önemlisi de görülmemiş işkenceli bir dünya yaratıyorlar. Örneğin, “teröre karşı uluslararası sistem” adı altında her türlü özgürlük hareketlerini boğmayı planladılar. “Yeni nizam” adı altında, kendi çıkarlarını dünyanın ücra köşesine kadar yaymak istiyorlar. Hoşuna gitmeyeni, bir aşiret şefi bile olsa, onu baş düşman ilan ediyorlar. Boyun eğdirip ezmede sonuna kadar üzerine gitmek istiyorlar. Bütün ülkeleri, halkları kendi çiftliği haline dönüştürmek istiyorlar. En önemlisi de, dünyayı yaşanılamaz alanlara çevirdiler.

Bütün bunlar göz önüne getirildiğinde, kapitalizmin en lanetli sosyal rejimlerden biri olduğu görülür. İçeriği biraz daha kapsamlı ele alındığında, insanı en müthiş cüceleştiren, çok ilkel duygular, güdüler peşinde koşturan, hatta karıncalaştıran bir sistemdir diyebiliriz. Japon karıncalaştırmasına bakalım, Avrupa’nın robotlaşmasına bakalım, ABD’nin soytarılaşmasına bakalım; insan demek için bin şahit ister! Bu cüceleşmeyi kendi bünyelerinde bu kadar geliştirdikten sonra, diğer alanlara nasıl yaymasınlar! Bütün insanlığın kazanımlarına karşı da bir saldırıdır bu.

Kapitalist sistem, insanlık büyüklük adına, yücelik adına ne geliştirmişse hepsini pul gibi ucuza getiriyor ve değerden düşürüyor. Hiçbir rejimde insanlık bu kadar çekmemiştir. Çünkü ideolojik egemenlik araçları, politik egemenlik araçları müthiştir. En tepede atom tehlikesi vardır. Tabana doğru geldiğimizde, her yere sızan istihbarat örgütler, elektrikli, gazlı idamlar, infaz mangaları vardır. Tüm bunların başını çeken ABD’dir. Burası her türlü hastalığın yayıldığı merkezdir. AİDS hastalığı da oradan dünyaya yayılmıştır. Yol açtığı muazzam nüfus patlaması vardır. Çok sahte ve çevre ülkelerin başına bela ettiği işbirlikçi cuntaları veya kuklaları vardır. Muazzam bir medya imparatorluğu ile insanın duygu ve düşüncelerini mutlak anlamda kendilerine bağlaması vardır. Bütün bunlar doğa tahribatı ve tarihe karşı yürüttüğü tahribatla birleştirildiğinde, en tehlikeli bir sistem ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğini ortaya çıkarır.

O halde, güncellik kadar geleceği kazanmak isteyen sosyalizmin bu sorunları görmesi gerektiği açıktır. Bu dev gibi sorunlara, insanlık adına sosyalizm ile müdahalede bulunmak istenilecektir. Dolayısıyla güncel ve geleceğin sosyalist sorunlarını görmek ve çözmek isteyenler, 19. ve 20. yüzyıldaki işçi sınıfının, sadece ekonomik, sosyal ve siyasal kurtuluşu ile, yine 20. yüzyılda ezilen ulusların ulusal kurtuluşlarını gündeme almakla yetinemezler. Hiç şüphesiz, yine işçi sınıfı üzerinde ekonomik, siyasal ve sosyal baskılar vardır. Ekonomik hak mücadelesi olacaktır, siyasal baskıya karşı özgürlük mücadelesi olacaktır. Yine ezilen bağımlı ülkeler, uluslar vardır, onların da ulusal kurtuluş mücadeleleri olacaktır. Ama sosyalizm artık yalnız bunlarla yetinemez, daha fazlasını yapmak zorundadır.

İnsanlık başına bela olan, doğayı mahveden, maneviyatı öldüren, müthiş tüketici toplum kalıpları içine sıkıştıran bir teknik canavar oluşturulmuştur. Reel-sosyalizmin de ortaya çıkardığı biraz budur. Kapitalizmde yeme-içme o kadar aşırıya gitti ki, insanlar neredeyse birbirlerinin gözlerini çıkaracaklardı. Ahlak adeta bitmiştir. Halbuki insan, yarı yarıya ahlak demektir. Bu nedenle, Batılı toplumlarda ahlak devre dışı bırakıldığı için, kural-kaide kalmamıştır. Reel-sosyalizm de bundan pek farklı değildir. Maneviyat, ahlak, moral ilke çiğnenmiştir. İşte atom savaşları! İşte çok sınırsız güdülerin tatmini! İşte çok sınırsız doğa tahribatları! “Herkesten daha fazla yaşayayım, doğayı yiyeyim, uygarlığı yiyeyim, insani yiyeyim” denilmiştir.

Bütün bunlar nereye götürür?

Canavarlaşmaya!

Bu anlamda kapitalizm eşittir; canavarlaşma!..

ABD tarafından bazı filmler yapılıyor. Örneğin, yıldızlardan gelen canavarlardan söz ediliyor. Hayır! Canavarlar yıldızlardan gelmeyecekler, Amerika’nın içinden gelecekler. İşte bu canavara karşı bir sosyal patlama oldu. Gözleri fal taşı gibi açılmış! Bu fakir-fukaralar saldırdılar ve ardından resmi canavarlar hemen piyasaya çıktılar. Böyle canavarları çoktur bu rejimin. Şöyle uçak yapmışlar, şöyle uçak gemileri yapmış, şöyle helikopterleri varmış, şöyle tankları varmış; lazer silahları varmış, yıldız silahları varmış… Bunların hepsi canavar! Bu kadar silahla insanlık ya korkutulur, ya da baskı altına alınır.

Burada demokrasi ve insan hakları var mı? Ama bu kelimeleri de çok sık kullanıyorlar. İnsan haklarını tam yitirenler, insan hakları silahını ortaya çıkarıyor! Doğayı tam bitirenler, çevreciler adı altında bir sahtekarlığı ortaya çıkarıyor! Uygarlığın kökünü kurutanlar, uygarlık koruyucusu kesiliyor! Yeşili imha edenler, yeşilci kesiliyor! Dinlerin manevi etkisini yok edenler, dinci kesiliyor! Bütün bunlar kapitalist canavarın belirtileridir.

Dolayısıyla sosyalizm artık eski dar sosyalizm olmakla yetinemez. Salt ekonomik amaçlı sosyalizm, salt sınıfsal kurtuluşçu, hatta ulusal kurtuluşçu sosyalizm olamaz. Madem sosyalist öğreti insanlığın bütün kazanımlarını gelişme adına, özgürlük adına, doğayla uyum adına temsil etmek istiyor; bütün bunları da emeğe, onun değerlerine adil ve eşitçe üleştirerek kazanmak istiyor, o zaman ufkunu genişletmek, amaçlarını kapsamlı hale getirmek ve uygun örgüt, mücadele silahlarını geliştirmek zorundadır. Demek ki ancak eski muhtevaya yeni muhtevalar, eski örgüt silahlarına yeni örgüt silahları, eski mücadeleci biçimlerine yeni mücadele biçimlerini eklediğimiz zaman, sosyalizmin güncelleşmesinden de, zenginleşmesinden de, geleceği kazanmasından da bahsedebiliriz.

Böylesi bir sosyalizm, reel-sosyalizmin de tahribatlarını hiç şüphesiz görecektir. Moral, ahlak gitmiştir; her şeyi maddiyata indirgenmiştir. Bu tahribatı da hiç şüphesiz giderecektir. Zenginleşmiş, olgunlaşmış, geleceği kazanmak isteyen sosyalizm, az-çok bu genel tespitleri göz önüne getirmek; ondan da öteye sorunları görmek kadar çözümün ne olabileceğini göstermek, en önemlisi de bunun militanını yetiştirmek zorundadır. Değerleri daha çok ideolojik belirlemelerdir. Durum değerlendirmeleri, tespitler, hedefler koymak, ideolojik ve programatik çalışma konularında da öyle fazla zorluklarla karşılaşılamaz.

En yakıcı bir sorun da şu oluyor; “sosyalizmi kurarız, insanı değiştiririz” sloganını tersine çevirmek gerekiyor. Bunun yerine “sosyalizmi kuracak insanı önceden yetiştir” sloganını ortaya koymak gerekir. Sovyet deneyiminde en çok işlenilen bir hata da budur. Yani “sosyalist devrim yapılır, sosyalist insan yetişir” denilmiştir. Bir yönüyle böyledir ama, bu tam doğru değildir. Önceden yarı yarıya yetişmeden, daha sonra sosyalist insan yetişmez! Herhalde en çok düzeltilmesi gereken yanlardan birisi de bu. Sosyalizmi kurmak istiyorsak, sosyalizmi önce kendi küçük çekirdeğinde kuracak insanı yetiştireceksiniz! Eğer bu insan yoksa, özlenen sosyalizmi kim kuracak? Sosyalist olmayanlar, sosyalizmi kuramazlar! Ayrıca sosyalizmi programatik düzeyde kabul edenler de, tam sosyalist sayılamazlar. Bu, tarihi bir gerçekliktir! Lafta her türlü devrimi, onun ideolojisini kabul edenler, asla o devrime bağlı kalmamışlardır. Çoğunlukla da maske olarak kullanmışlardır. Demek ki, maskeler dönemini sona erdirmek için, öncelikle istediğini kuracak insanı daha sağlıklı yetiştireceğiz. Yetiştirildi de, ama tam olmadı.

Aslında sosyalizmin böyle sorunları da vardır. Daha çok biz buna pratik militan düzeyde sorunlar diyoruz. Sosyalizmi esas almak isteyenlerin, kendilerini sosyalleştirme, duygu ve düşüncelerini çok sıkı bir sosyalist eğitime tabi tutma, örgütü sosyalistleştirme, yaşamı sosyalistleştirme gibi sorunları vardır. Emeğe, emeğin ürünlerine tam bağlı olmak, insanlığın bütün sorunları konusunda kendini, sınıf ve ulus sorunları temelinde, aralarına ayırım koymadan, bütün bunları etle tırnak gibi bağlı ele almak, günümüzün sosyalist sorunlarını başarıyla çözmenin en önemli yanlarını teşkil eder.

Sosyalist olmak isteniyorsa, böyle sosyalist olmayı bilmek şarttır. Böyle sosyalistler haline gelmeden, ne sosyalist örgüt, ne sosyalist mücadele verilir. Temel pratik bir sorun da budur. İster ulusal düzeyde bir parti, ister enternasyonal düzeyde partiler birliği biçiminde somutlaşsın,  -kaldı ki her ikisi de gerekli-  böyle olmak zorundadır. Dolayısıyla, ulusal düzeyde sosyalistlik kadar, evrensel düzeyde de sosyalistleşilecektir. Bu ilkeye artık bu temelde kesin işlerlik kazandırmak gerekir.

Temel güncel sorunlara ve geleceğin mutlaka çözümlenmesi gereken bu sorunlarına pratik düzeyde de böyle bir militan örgütle karşılık verilmeye çalışılırsa, sosyalizmin zenginleşmesi ve geleceğin sosyalizm tarafından kurtarılması imkan dahiline girer. Herhalde daha şimdiden içine girilen arayış dönemi de bu içeriktedir. Tartışmalar giderek daha da geliştirilecektir. İlke ve amaçlarda birlik ve en önemlisi de sosyalist insanın önceden yaratılması üzerine daha uğraşılması gerektiği, dar ulusal veya sınıfsal çıkarlar çerçevesinde davranmanın yetmeyeceği, hele hele başarı kazanmış devrimin devlet çıkarlarıyla hareket etmesinin ne sonuçlara vardığını, Sovyet deneyimi çok iyi bir şekilde öğretiyor.

Sovyet deneyimi, duvarlar örülerek sosyalizmin kurulamayacağını, tam tersine, ideolojik özgürlüğe, düşünsel özgürlüklere sonuna kadar özgürlük tanınması gerektiğini ortaya sermiştir. Devrimin sürekli kendini enternasyonalize etmesi gerektiğini, devlet çıkarlarıyla eklemlenemeyeceği, hele ulusal devlet çıkarlarıyla bütünleştirilemeyeceği, bu çelişkiyi aşmak zorunda olduğu açığa çıkmıştır. Kendisini maneviyatsız bırakmayacağı; yalnız maddi yönden tatmin eden bir tüketiciler topluluğu olarak sosyalist toplumun düşünülemeyeceği; kesin moral ilkeye, ahlaki ilkeye bağlı kalması gerektiğini açığa çıkmıştır.

Bütünüyle insanlık vardır; onun doğası vardır, onun uygarlığı vardır, hepsine büyük bağlılık vardır. Demek ki, ancak bu konularda kendisini tartışmayı netleştirmiş ve zenginleşmiş sosyalizm, 21. yüzyıla doğru gittiğimiz bu süreçte, insanlığı yutmayla karşı karşıya bırakan kapitalist canavara karşı, insanlığın kurtuluşuna en büyük katkıyı yapabilir. PKK’nin bu konuda mütevazı da olsa, yerine getirmesi gereken görevi, bu çerçeve dahilinde dile getirilebilir.

PKK sosyalizme bağlılığını doğuşundan günümüze kadar bu kapsamda geliştirmeye çalışıyor. Bir ulusal kurtuluş yöntemi tuttururken, onun savaşım imkanlarını geliştirmeye çalışırken, diğer yandan sosyalist muhtevayı, reel-sosyalizmin olumsuzluklarına karşı da mücadele ederek, kendini özgür bir tartışmayla derinleştirerek kapsamlı kılmak istiyor. Hiçbir zaman sosyalist devletlerin ve onların yandaşlarının bir eki gibi kendimizi düşünmedik. Bu duruma getirmek isteyen çabalara karşı kararlı durduk. Özgür düşünmeyi, özgür kararlaştırmayı esas aldık. Böylesine bir yöntem hatasına düşmeye asla fırsat tanımadık. Hiç şüphesiz sosyalistçe düşünme, ideolojik sistem haline gelme ve giderek bunu kendi örgüt bünyesinde özümsetme, mücadele işidir. Bir yandan eğitim ve öğretim işidir, diğer yandan pratik, dişe diş yürümesi gereken bir savaşım işidir.

PKK, ulusal kurtuluş olmadan, sosyalist olunamayacağını; kendi ana yol ve ilkelerinde belirleneceği gibi, sosyalizmin genel esaslarına, evrensel esaslarına bağlı olmadan da tutarlı bir ulusal kurtuluşçuluk geliştiremeyeceğini tespit etmiştir. Belki istenildiği gibi bir uygulamaya kavuşturamadık, uluslararası arenaya yansıyamadı, ama bundan da asla vazgeçmedik. İlkede, programda böylesine bir zeminleşmeyi yaşarken, onun yarısı demek olan sosyalist insanı kendi bünyemizde yetiştirmeye en büyük ağırlığı verdik. Hatta denilebilir ki, hiçbir partinin çözmeye cesaret edemeyeceği insanı çözmeye ve sosyalistleştirmeye ağırlık verdik. Dışa karşı verdiğimiz mücadeleden daha fazlasını içe karşı verdik. Bugün çok iyi görmekteyiz ki, biz en büyük mücadeleyi kendi içimizde veriyoruz. Her zaman bütün açıklığıyla hasta insan, döküntü insan, yeteneksiz insan, tıkanmış insan asla PKK’li olamaz dedik.

PKK’lilik, insanlığın en özlü ifadesi demektir.

İnsanlık tarihinden söküp gelen her türlü baskıya, haksızlığa, zulme, sürgüne, eşitsizliğe karşı genel olarak karşı durmayı bilmek kadar; onun için kendini yeterli hale getirmeye, farklı kılmaya, özgür kılmaya, güzel kılmaya, savaşılır ve başarılır kılmaya rehber, PKK’deki sosyalist kişiliktir. Hiçbir parti, kendi bünyemizde gerçekleştirdiğimiz gibi bir sosyalistleşmeyi, ne göz önüne getirdi, ne gereğini duydu, ne de üzerinde başarıyla çalıştı. Eğer PKK bu temelde sosyalist bir örgüt olarak kalacaksa, bunu böyle bilmek veya yapmak durumundadır. Biz sosyalizme bağlıyız, sosyalizme bu çerçevede ve bu temel dahilinde değer biçiyoruz. Partimizle yol almak isteyenler, gerçekten bizimle yoldaşlık etmek isteyenler, bu çerçeveyi ve bu muhtevayı göz önüne getirmek zorundalar. Başarmak zorundadırlar. Başka türlü PKK’li, PKK militanı olunamaz.

Bugün eğer uluslararası gericilik, faşist Türk sömürgeciliği, özel savaşın her türlüsünü dayatarak bizim üzerimize saldırıyorlar. Diğerleri de uluslararası burjuva gericiliği, sosyal mücadele içine sızdırmak istiyorlar. En başta da, Alman sosyal-demokratları vd. ideolojik cepheden, siyasi cepheden PKK’ye saldırıyorlar. Onlar, karşılarında hiç de kendilerince kolay yutulmayacak bir sosyalist temsilciliğin yaratıldığının bilinciyle bunu yapıyorlar. Bu onların işidir; ama bizim işimiz, en yerle bir edilmesi gereken, en gerici faşist odaklar kadar, onların sosyal-demokrat müttefikleri kadar, diğer müttefiklerini de göz ardı etmeden, bu savaşı sürdürmeyi bilmektir. Biz bunları insanlığı yutan canavarlar olarak değerlendiriyoruz. Birisi baskı ve işkenceyle teknikte yapar; diğeri ideolojik saptırmayla yapar. Bunlar birbirini tamamlarlar.

Sosyalistleştirmeye bu temelde devam ediyoruz. Eğer bizim üzerimize, uluslararası sosyalizme böyle yaklaşmak gibi bir görev düşmüşse, bununla gurur duyarız. En önemli aşamada bir devrimci partiye böyle ağır uluslararası görevler de yüklenebilir. Ortadoğu’nun çelişkiler yumağında, sorunlara devrimsel yöntemlerle çözüm getirmek, günümüzde daha da anlamlıdır. Özellikle Kürdistan gibi somut devrimden başka hiçbir çözüm yolu olmayan ülkeler için daha da anlamlıdır. Çünkü aksi durumda bırakalım çare olmayı, kendini ölümden bile kurtaramayacak durumdadır. PKK, bir ülkenin, halkın somutunda, Ulusal Kurtuluş Devrimi’nin büyüklüğü kadar; bölgesel ve uluslararası devrimin, sosyalizmin sorunlarına çözüm gücü olmakla, sadece özüne bağlı olmanın gereklerini şerefle, onurla yapmayı kendine görev bilir. Devrimde sağlayacağı başarı, bu anlamda hem ulusal, hem evrensel olur. Bu da bilmek, inanmak kadar, yapmakla gerçekleşir.

Pratik kazanımlar her ne kadar ulusal düzeyde gibi gözükse de, fazlasıyla enternasyonaldir. TC gibi, emperyalizmin Ortadoğu’ya, Kafkasya’ya, hatta Afrika’ya karşı bir Truva atı olarak kullanmak istediği güce karşı, PKK’nin de Orta-Asya’dan tutalım Afrika’ya kadar en iyi savaşan bir güç olarak karşısına dikilmesi esastır. Bu onun ne kadar köklü bir devrimle karşı karşıya olduğunu gösterir. TC, uluslararası bütün gericiliği imdadına çağırarak, “ya teslim, ya imha politikası” ile yürüyor. Bu boşuna değildir. Destek de veriliyor, hem de utanmazca! İnsanlığa, insan haklarına, halkların her türlü haklarına, bu kelimeleri de ağızlarına alarak saldırıyorlar. Birbirlerini adice destekliyorlar. Buna karşı tabii biz de kendimizi savunacağız. Bu bizim için, kendi öz ulusal kurtuluşumuz kadar, daha fazla evrenselleşme, insanlaşma, daha fazla da insanın temel sorunlarına sahip çıkma, bu sorunların baskısı altında yaşayan halkların her türlü sosyal kesimlerin çıkarlarına, kurtuluşlarına öncülük etme ve bağlı kalmaktır.

Dün birkaç kelimeyle bunu dile getiriyorduk; bugün her geçen gün gittikçe yayılan, enternasyonalleşen savaşımla karşılık veriyoruz. İnanıyoruz ki, bu savaşım, zenginleşen sosyalizmin en başarılı kolu olacaktır. Pratikte işleyen öncü düzeyin de bir müfrezesidir. Geldiği düzeyle bunu şimdiden vurguladığı gibi, gelecekte kazanacağı başarılarla kendini daha da kabul ettirecek, dinlettirecek öncü kollarından birisi olacaktır. Ona göre Ulusal Kurtuluş Savaşımımıza ağırlığımızı veriyoruz. Bu Ulusal Kurtuluş Savaşımı’nın çevresini kuşatan komşu halkların devrimine yansıyor. Bu devrimlerin kendi halkının kurtuluşu kadar, diğer halkların kurtuluşuna verecekleri, insanlığa da verecekleri çok şey olabilir.

Ortadoğu halkları İslami etki altındadırlar. İslami etki altındaki halklara en büyük muhtevayı biz kazandıracağız. Emperyalist metropollere karşı, çevre halkların mücadelesine, Ortadoğu halkların öncülük etmesi biraz da tarihine yaraşırdır. Bu, dünyanın canlanması anlamına da gelecektir. İnsanlığın sözcülüğüne, kurtuluşuna aday olma gibi bir rolün de sahipleri olacaklardır. Buna en devrimci ifadeyi kazandıran PKK öncülüğündeki mücadele olacaktır. Bu, tarihi olduğu kadar güncel ve geleceği kestiren, ulusal olduğu kadar da bölgesel olan bir devrimdir. Ulusal olan bir devrim, devrimin partisi ve o partinin başarısı için her şey yapılır ve başarılır.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan

Reklamlar