Son komplo ve provokasyonlar sosyal-şovenizmi ve işbirlikçi milliyetçiliği girdiği bataklıktan kurtaramayacaktır.

Eğer bugün, partimizin büyük fedakarlıklar pahasına ve cesaretle yürüttüğü Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine yönelik birçok çevreden, tek tek veya birleşik saldırılar, komplo ve provokasyonlar, yaygın bir teşhir ve tecrit kampanyası geliştiriliyorsa bu, Kürdistan gerçekliğini yadsıyan ve halkımızın çıkarlarını yansıtmayan politikaların, gelişen devrimci direniş mücadelesi karşısında işlemez hale gelmesi, sınıf çıkarları Kürdistan’ın mevcut statükosunun devamına bağlı olan güçlerin, artık bu zeminin ayakları altından kaydığını görmelerindendir.

Kürt küçük-burjuva reformculuğu, ulusal kurtuluş siyasetinin gerekli kıldığı devrimci örgüt ve eylemliliğe yönelmekten vebadan kaçar gibi kaçarak, Kürdistan sorununu ise sömürgeci burjuvazi ile uzlaşmayı temel alan bir politika ile çözümlemek istiyordu. Örgütlenmede sömürgeciliğin yasaları çerçevesinde kurulan dernekçiliği, program hedefleri ise, “ana dilde eğitim, kültürel özerklik” gibi reformist talepleri aşmıyordu. Bunu gerçekleştirmede temel aldıkları eylem çizgisi ise, Kürt egemen sınıfları ile ittifak kurup parlamentoya girmek, bunun için de sömürgecilerin verdikleri izin dahilinde birkaç miting ve gösteri yapmaktan öteye geçmiyordu. Yine bu hedeflerine varmada kendilerine ve halkımızın özgücüne dayalı bir politika ile hareket etmiyorlardı. Daha çok ya egemen ulus burjuvazisinin liberal-reformcu kanadına veya egemen ulus devrimci hareketi içindeki reformist sosyal-şoven kesimlere dayanarak ve doğabilecek muhtemel fırsatlara göre hedeflerine varmak istiyorlardı.

Sosyal-şovenizm ise, mümkün olduğu kadar Kürdistan gerçekliğini inkar etmeye çalıştı. Fakat Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi gelişip kendisini dayattıkça, geçmiş inkarcı tutumlarının hesabını halka vereceklerine, daha inceltilmiş bir inkarcılığı geliştirerek, bu kez de halkımızın ulusal kurtuluşçu potansiyelini kendi yedeklerine, politikalarını gerçekleştirmede kendi burjuvazilerine karşı baskı unsuru olarak kullanmaya yöneldiler. 12 Eylül askeri-faşist darbesinden sonra ise, politikalarının merkezine “burjuva demokrasisine” yeniden dönüşü sağlamayı oturttular. Faşist rejimin belirli bir dönemden sonra burjuva partilerinin seçimlere katılımına izin vereceği, oluşacak parlamentonun sağlayacağı af ve kısmi “demokratik” ortama yeniden dönüş ile birlikte bu güçler daha “özgür ve rahat” bir ortamda siyaset yapmayı planlamışlardı. Yine emperyalist sistem, bu dönem içinde aşınan muhafazakar-liberal faşist karmalı iktidarlardan yumuşak inişle sosyal-demokrat ve ılımlı iktidarlara yönelecek bir gelişme seyri izliyordu. Bu yönelim sosyal-şoven ve küçük-burjuva reformist güçleri daha da umutlandırmaya yol açmıştı. Evet, 1988’li yıllara göre çizilen politika ve oluşturulan eylem hattı buydu. Fakat neyin pahasına? Halka ihanet ve devrimci-direniş hareketini tasfiye etme pahasına bu yapılıyordu.

Bu güçlerin bir iddiaları da silahlı savaşım temelinde mücadelenin yükseltilemeyeceğini, bunun intihar olduğunu ve bu nedenle de Avrupa’ya çekilip, sosyal-demokrasinin yapacağı baskılarla faşist rejimin demokrasiye geçişini beklemek gerektiğiydi. Fakat bunun için de faşist cuntayı ürkütmemek, Avrupa’yı da yanımıza alabilmek için silahlı mücadele, devrimci-direniş gibi halkın gerçek çıkarını ifade eden eylem ve örgüt çizgisinden vazgeçmek gerekir diyorlardı.

İşte PKK direnişçiliği ve örgütçülüğü, devrimci-demokratik harekete ve Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine dayatılan tüm bu tasfiyeci politika ve eylem çizgisini yerle bir etti. Örgütlenmenin ve eylemin geliştirilemeyeceği iddialarına, 7 yıllık kesintisiz parti mücadeleleri, en son olarak da 15 Ağustos örgütsel-eylemsel atılımı ve ERNK’nin ilanıyla birlikte Türk sömürgeciliğine karşı geliştirilen kesintisiz eylemleri ve örgütsel çalışmasıyla karşılık verdi. Tüm umutlarını PKK’nin imhasına ve direnişi yeniden yükseltmemesine bağlayan bu güçler, yaşanan bu gelişmeler karşısında şaşkına döndüler. Halktan ve ülke gerçekliğinden tamamen koptuklarını fark ettiler. Artık Kürdistan üzerine sahte politika ve ulusal kurtuluşçuluk yaparak bırakalım örgütsel varlıklarını korumayı, kişisel ve ailesel yaşamlarını sürdürmelerinin bile olanağı kalmadı. Hem Kürdistan halkı yanıbaşında ve kendi bünyesinde gelişen PKK gerçekliğinin kendisini temsil ve ifade ettiğini görüyor ve hem de dünya devrimci-demokratik güçleri bu gelişmeyi gündemlerine almak durumunda kalarak, Kürdistan’da giderek tecrit olmaya başlayan bu güçlere karşı ihtiyatlı tutumlar geliştirmeye başlıyorlar.

Kürdistan zemininde varlık bulamayan, tükenen bu güçler, yenilgilerinin nedeninin kendi sınıf anlayışlarında ürettikleri işbirlikçi politikalarında ve eylemsizliklerinde arayıp, halka özeleştiri vererek doğru devrimci-direnişçi eylem ve örgüt anlayışlarına yönelecekleri yerde, kendilerinin bu kadar tükeniş noktasına gelerek birer provokasyon örgütü haline dönüşmelerinin sorumluluğunu PKK hareketine yüklemeye çalışıyorlar. Suçu PKK’nin geliştirdiği eylem ve örgütlenmelerde aramaya kalkışıyorlar.

PKK hareketi, bugüne kadar uğruna yüzlerce şehit, binlerce tutuklu vererek ve bugün de Kürdistan dağlarının doruklarında silahlı mücadeleyi geliştirerek halkına ve şehitlerine bağlılığını, halkın öz çıkarından en ufak bir taviz vermeden kendi imhası pahasına da olsa hiçbir işbirlikçi ve tasfiyeci politikanın Kürdistan’da ruh ve kan bulmasına müsaade etmeyeceğini, gerçekleri bıkmadan ve hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan halkına açıklayarak bilinçlendireceğini ve örgütlendireceğini kanıtlamıştır. Bundan sonra da bu anlayışından zerre kadar sapmadan mücadelesini sürdüreceğini şehitlerine ve halkına bağlılığın bir gereği olarak görmektedir.

PKK hareketine ve onun temsil ettiği Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine dayatılan inkarcı, tasfiyeci ve işbirlikçi anlayışların, PKK direnişçiliğinin yükseltilerek boşa çıkartılması, sosyal-şoven ve küçük-burjuva reformist güçlerin, komplo ve provokasyonlar geliştirmeye yönelmelerine temel neden teşkil etmektedir. Bu güçler halka karşı işledikleri tüm suçlarının açığa çıkmasının verdiği can telaşıyla, halkına bağlılıktan ve en genç yaşlarda canını feda etmekten çekinmeyen, elde silah savaşmaktan başka bir şey düşünmeyen PKK’ye ve militanlarına alçakça pusular, komplolar kurarak, provokasyonlar geliştirerek saldırmakta ve katletmektedirler.

Aslında, geliştirilen bu saldırı, komplo ve provokasyonların dayandığı bir sosyal zemin de var. Sorunu bir de bu yönüyle ele almak gerekiyor. Kürdistan’da sömürgeci kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, topraklarını ve feodal etkinliklerini yitiren egemen sınıfların yaygın olan orta katmanları şehirlere yerleşerek, geniş bir aristokrat ve eşraf tabakasının oluşmasına temel teşkil ettiler. Bu kesimler, sömürgecilikten biraz taviz koparmak ve toplumdaki saygınlıklarını sürdürebilmek için, Kürdistan’ı kalkan yaptıkları işbirlikçi bir politikacılığa yöneldiler. Proletarya eğiliminin önderlik ettiği ulusal kurtuluşçuluğun gelişmeye başlaması, Türkiye’de devrimci-demokratik hareketin marksizme yönelmesi, eşraf ve aristokrat çevrelerden gelme aydınların da “sosyalizm” adına hareket etmelerine yol açtı. Bugün bu hareketlerin önderliklerinin bu tabakalardan geldiklerini herkes bilmektedir. İşte küçük-burjuva reformculuğunun maddi temeli de bu alandır. Sınıfsal konumları gereği sömürgeci düzenden kopmak istemezler, zira kendi yaşamlarını sürdürebilecek bir sermayeye sahipler. Bir yandan da ulusal kurtuluş adına yola çıkarlar. Çünkü birçoğu sömürgeciliğin baskısı altında servetlerini bırakıp Avrupa’lara gitmek zorunda kaldı. Halbuki onlar böyle bir şey istemiyorlardı. İşte tüm amaçları böylesi bir yaşama yeniden dönmektir. Demek ki bunların oluşturduğu politikalar halkımızın çıkarını yansıtan politikalar değildir. Kendi sınıf çıkarlarını yansıtan, bunu da Kürdistan’da mücadeleyi yükseltmeden sömürgecilikle uzlaşma temelinde gerçekleştirmeye çalıştıkları politikalardır.

Reklamlar