Günün birinde bir Tilki ormanda bir Tavşanla karşılaşmış. Tavşan ‘sen kimsin?’ diye sormuş. Tilki, “ben Tilkiyim. Canım isterse seni yiyebilirim” diye yanıtlamış.

“Peki, Tilki olduğunu nasıl kanıtlayabilirsin?” diye sormuş Tavşan. Tilki ne diyeceğini bilememiş, çünkü şimdiye kadar karşısına çıkan Tavşanlardan hiçbiri böyle sorular sormamış ona, sadece kaçmışlar.

Tavşan, “Tilki olduğuna dair yazılı bir kanıt gösterebilirsen sana inanırım” demiş. Tilki doğruca Aslan’a koşup, ondan Tilki olduğuna dair bir belge almış ve Tavşan’ın beklediği yere geri dönüp belgeyi okumaya başlamış. Bu onu öylesine öfkelendirmiş ki, her paragrafın üzerinde dura dura, uzun uzun zevkle okumuş. Belgenin ana fikrini daha ilk satırlarda anlayan Tavşan bir oyuktan içeri dalıp gözden kayboluvermiş.

Tilki ise Aslan’ın mağarasına geri dönmüş ve onu bir Geyikle konuşurken bulmuş. Geyik, “Aslan olduğuna dair yazılı bir kanıt görmek istiyorum…” diyormuş.

Aslan, “Aç olmadığımda böyle bir şeyle uğraşmam gerekmez. Aç olduğum zaman yazılı bir şey görmene hiç gerek kalmaz” demiş. Tilki’de Aslan’a, “Peki, Tavşan için bir belge almaya geldiğimde bunu bana neden söylemedin?” diye sormuş. “Sevgili dostum” demiş Aslan, “Belgeyi isteyenin bir Tavşan olduğunu söyleseydin ya bana!”

Bu hikayeyle başlamamın daha anlamlı olacağını düşünüyorum, çünkü bu aralar Tilki’nin durumuna düşen ve kendisine “aydınım” diyen o kadar çok kalemşor var ki. AKP-MHP faşizmi son yıllarda TC tarihinde ilklere imza atmaya devam ediyor. Kullanmadığı hiçbir yöntem ve araç, hedeflemediği hiç kimse kalmıyor. Her kese her kesime saldırıyor. Faşizme teslim olanlar, faşizmin hizmetkârı dernekler, TV’ler ve şahıslar aldıkları her türlü destekle TV’lerde konuşarak, paneller düzenleyerek, yayınlar çıkararak Kürt’ün kaderini yazıp-çizmekle yetinmeyip köleliği aşılamaktan da geri kalmıyorlar. İşin vahameti bir avuç işbirlikçinin Kürtlük tiyatrosu oynarken içten içe faşizmi onaylayıp, desteklemesi. Bunlar için ortada her şey var ama özgür ve direnen Kürt yok. Olaya isim vermeden mi devam edeyim yoksa es geçip genel bir çerçevemi çizeyim diye çok düşündüm. Ama ahlaki ve politik olan hakikati dile getirmekti. Çünkü doğru kişi güneşin altında çırılçıplak dura bilir, açıktır, korkacağı hiç bir şeyi yoktur. Zaten toplum olarak da yakından bu işbirlikçileri ve zihniyetlerini tanıyoruz.

Özgürlük mücadelesine karşı saldırılar daha fazla vahşileşince TC’nin işbirlikçi projecileri Kürt halkının düşmanlarının değirmenine su taşımakta. Sayın Öcalan bir söyleşisinde, “Kürt aydınlanmasının beklemeye tahammülü yok. Kürt cephesinde her açılım başarılacaksa, çok daha kısa sürede olmak zorundadır. Çünkü uygulanan baskı, Kürt’ün dilinden tutunuz, ekonomik yaşamına kadar her yanından kontrol altında tutarak inim inim inletmektedir.” Bu tarihi tespitten yola çıkarsak, yerlere ve göklere çıkarılan hamal Kürt diye piyasada dolaşan, toplumda yer edinememiş çizgi sapması yaşayanlar için belirtilen bu tespitlerin “edebiyat ve sanat direnendir asla teslim olmaz” deyişiyle ne alakası var. Ya da Kürt edebiyatının ışığı olan Ehmedê Xanî ve Osman Sabrî’nin kaleme aldığı Kürt edebiyatı ile bir benzerlik taşıyor mu? Birinde direnen Kürt’ü görüyorsun diğerinde içi boşaltılmış retorik akademik bir üslupla “direnme direnenler hep ölüyor, sende öleceksin” diyerek inceden inceye teslimiyetin parametreleri döşenmekte.

Niyetim kimseyi teşhir etmek değildir, daha çok bir hakikati dile getirmektir. Örneğin, ‘Hamal Kürt’ kitabını her yerden çok rahat alabilir, al verini yapabilirsiniz. Ama Demirtaş’ın Devran kitabını okuyanları ve tiyatro oyununa çevirenleri AKP rejimi neredeyse cezaevine atacak noktaya getirdi. Frantz Fanon’un “Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yaratığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır” tespitini iyi anlamak gerekiyor. Aklıselim davranıp bir dakika düşünsek bile kimin Kürt edebiyatına ve onun direnen kültürüne hizmet ettiği anlaşılıyor. Yine bir örnek verirsek, İBV Vakfı etrafında özelikle 2015’den sonra oluşumuna ve faaliyetlerine hız verilen bu vakfın AKP rejimi tarafından göz yumulduğundan emin misiniz? Ben şahsen emin değilim. Zarok TV’yi kapatma eşiğine getiren zihniyetin bu süreçte özelikle Kürt tarihini ve Kürt’ün kaderini tayin edecek bir yapıya izin vermesi bir akıl tutulması olsa gerek.

Dünya koronavirüs ile mücadele ederken AKP rejimi bu süreçte bile direnen Kürt’ü teslim almak için belediyeleri gasp edip kayyım atarken IBV’de Kürtlük tartışılıyorsa ortada bir paradoks yok mu? Paradoksun özü şurada bu vakıfta her şey tartışılıyor ama tartışılmayan ismi konulmayan iki şey var, biri özgür Kürt’ün kimliği diğeri özgürlük mücadelesinin yaratmış olduğu değerdir. İşte bundan dolayıdır ki AKP faşist rejimi İBV’ye icazet vermektedir. 5 Mart 1991 Raperîn (Serhildan) münasebetiyle düzenlenen ve 1 saat 45 dakika süren panelde Raperîn’den çok KDP-YNK’ye övgüler dizilerek PKK’ye eleştiri adı altında gönderme yapıyor panelist. Panelist konuşmasında 1991 sürecinde güya PKK yer almamış, aksine Saddam rejimiyle savaşsız taraf takındığını utanmadan, sıkılmadan çok rahat dile getiriyor. Sözüm ona bu panelist eski ama yorgun devrimcilerden bir de! Tarih, Zaxo ve Dohok halkı hakikati çok iyi bilir. Şehid Sadiq Omerî ve arkadaşlarının Raperîn sürecinde bizzat PKK ile ortak hareket etmiş ve Raperîne tarafsız bir tutumdan ziyade maddi ve manevi olarak sonuna kadar Raperîni desteklemiştir. Burada niyetim bir partiyi yüceltmek ya da birini düşürmek değildir. Aksine her kazanımın büyük bedellerle elde edildiğini, bugünlere geldiğini ve onlarca şehidin kanıyla değerlerin yaratılmasınadır. Birde ulusal birlik önündeki garezi deşifre etmektir. Vatansızlığımızın temelinde bu garez yatmaktadır.

Son bir örnekle bu konuyu toparlamak istiyorum. Başûr’da yayın yapan ama Bakurê Kurdistan’a açılımlarıyla ilgimi çeken bir kanaldan söz etmek istiyorum. Bu kanalın Bakur çalışanlarının yüzde doksanı TRT 6’de Cemaat ile bağlantıları olduğu gerekçe gösterilerek ve birçoğunun da miladı dolduğu için kapıya konulanlardan oluşması garip. Burada ‘Şog û Şeng’ ( https://youtu.be/qBc2mbeb2cI ) diye AVA Tv’de yayınlanan müzik programının 13. Amed bölümüne bir göz atarsanız meramımız daha iyi anlaşılır. Programa katılan kadın sanatçı Mem Ararat’ın Dil Disoje şarkısıyla başlıyor. Şarkıya başlıyor başlamasına da şarkının başlamasıyla sansüründe devreye girmesi bir oluyor. Şimdi bu programın bağrında iyi niyet taşıdığını kim söyleye bilir. Bu nasıl bir sanat anlayışı?

Sanat ve edebiyat geçmişten günümüze hakikatin temsili olarak geldiyse bu yapılanların hakikatle ne alakası var? Bunun kabullenmesi ne kadar ilkeli ya da o ortamda olmak zaten ilkeden ödün vermek olmuyor mu? Yazılacaksa bir Hamal Kürt onunda adını doğru koymak gerekiyor. Gilles Deleuze şöyle söyler, “Sanat, direnendir: Ölüme, köleliğe, alçaklığa, utanca direnir…” Cegerxwîn gibi eylemci ve edebiyatçı olacaksan hakikatten ödün vermeyeceksin, hakikatten yana olacaksın, yalnız kalmayı göze alacaksın. Canın pahasına ölümü göze alıp Apê Musa gibi düşmana inat başı dik Amed sokaklarında Kürtçe ıslık çalıp yürüyeceksin. Osman Sabrî gibi sürgünlerde olsan bile gözün Kürdistan dağlarında, yüreğin dağlar için atacak. New York’larda yazıp-çizerek Ankara, Tahran hattında mekik dokuyarak özgürlük mücadelesine ve onun kazanımlarına saldırmak ihanetin ömrünü uzatmaktan başka bir işe yaramaz. Bireysel, ailesel ve Kürt halkının düşmanlarının çıkarlarına yarayan bu edebiyatı bir an önce bırakmak gerekir. Tarihin bir cilvesi midir bilinmez, ama “Ger Kurmê darê ji darê nebe, zawala darê na be” sözü her aklıma geldiğinde tarih şimdi oluyor.

Sistem durmadan topluma bir benlik uydurmakla meşguldür, ama bu uydurulan, icat edilen benlik asla gerçek benlik olamaz. Uydurulanın bir gün gerçeğe dönüşme olasılığı hiç yoktur. Gerçek benliğin icat edilmesi değil keşfedilmesi gerek. Sahte olan hiçbir şey büyüyemez sadece olduğu yerde kalır. Plastik bir çiçeğin büyüdüğünü düşünebiliyor musunuz? Gerçek gül büyür plastik olanıysa olduğu gibi kalır. Ölü bir şeydir o nasıl büyüye bilir ki? Sana başkaları tarafından verilen benlik ölü bir varlıktır. Ne büyüyebilir ne akabilir. Donmuş bir şeydir o! Ve o donmuş şey insanı ya da toplumu tutsak edecektir.

Şimdi Aslan’ın cevabına gelelim Aslan özünde hakiki olanı dile getirmiş AKP rejiminin yaptığı gibi Tavşan kılığına girip seni kanıtlarla sınamamış aksine “benim hakikatim bu” diye Geyik’e cevap vermiş. Şimdi Aslan olup hakiki davranmakta var Tilki gibi görünüp Tavşan’ın tuzağına düşmekte var. Son olarak Sayın Öcalan’dan bitirelim, “Kürt aydınlarına bunu söylüyorum; sen yüreğini Ağrı Dağı kadar düzeltemezsen ve bunu sergileyemezsen, neyin edebiyatını yapacaksın? Şimdi ben yine Kürt aydınına fazla dokunmak istemiyorum. Çünkü çok nazik ve bitiktir aslında. Ama yine de cesaretlensinler. Hiç olmazsa bizi duyarak cesaretlensinler.” Şimdi her şeye rağmen Mem Ararat’ı sansürsüz dinlemek insana huzur veriyor.

Reklamlar