Sara AZAD

Bazen bir olgunun özü, gerçeği onun kavramsal gerçeğinde de saklı olabiliyor. Söz konusu kavramın kökenini zaman-mekan koşulları çerçevesinde kaynağına indiğinde deşifre etmek mümkün olabiliyor. Kavramsal boyutuyla kökenine indiğinde gerçeğini kısmen de deşifre edilmesi imkan dahilinde olan günlük yaşamda sıkça kullanılan ve aşina olduğumuz liberalizmdir. Kapitalizmin ruhu, zihniyeti özcesi ideolojisi olarak da tanımlayabileceğimiz liberalizm ya da güncelleştirilmiş haliyle Neo-Liberalizm gerçekte nedir?

Liberalizmin kavramsal kökenini inceleyip irdelediğimizde latince kökenli olup Özgür, özgürlük anlamına gelen liber kelimesinde gelip Aydınlama çağıyla birlikte yoğunca kullanılan bir akımdır. Günümüzde bireysel özgürlük üzerine kurulan bir siyasi felsefe olarak da adlandırılan liberalizm özde bireysel özgürlük ve genelde özgürlük kavramını ne kadar  ifade ediyor? Liberalizm ya da Neo-Liberalizmle özgürlük olarak insanlığa sunulan ne olmaktadır? Kime, Neye, niçin ve nasıl özgürlük sorgulamasıyla yaklaşıp bu ve benzeri soruların cevaplandırılmasıyla öz anlamına ulaşması sağlanabilir.

Günümüzde Kapitalist Modernite etrafında kümelenmiş mevcut devlet ve iktidar zihniyetine özel çıkarları gereği yirmi dört saat amade düşünürlerce liberalizmin kökeni Grek-Yunan uygarlığındaki felsefeci Sofistlere dayandırılıyor. Özellikle Antik-Yunan Sofist filozofları olan Protogaros ve Gorgias liberalizmin kendi dönemlerindeki kurucusu, temsilcisi sayılmaktadır. Bu iddia ve yargı kısmen doğru olsa da özü egoizm, bireycilik olan liberalizmin tarihsel-toplumsal kökenini hiyerarşik devletçi-iktidarcı toplumun başlangıcına kadar götürmek mümkündür.

Döneminin tanınmış sofist filozofları olan Protogoras, Gorgias ve diğer sofist arkadaşlarının savundukları, temsil ettikleri düşüncenin içeriği, özü bizi liberalizmin gerçek anlamına yaklaştırabilir. Protogoras ile Gorgias’ın düşünceleri Nihiliz(Hiççilik)’dir. Aşırı göreciliğin, kendine göreliğin kısacası bireyciliğin yoğunlaşması, derinleşmesi olan Nihilizm insan ve toplumsallık adına var olan tüm değerlerin(din, ahlak vb) kaba reddi, inkarı üzerine kuruludur. Bu değerlerin reddinin de insan ve toplumun topyekün inkarı olduğu açıktır. Zaten bu sofist filozofların çağında insan merkezli ‘herşeyin ölçüsü insandır’ anlayışıyla herkesin kendi hakikatı vardır iddiasıyla tam bir hakikat enflasyonuna yol açtıkları da belirtilebilir.

Aydınlanma çağındaki Sofist anlayışını, Liberalizmin fikir babası, kurucu filozofu İngiliz John Louce’un liberalizm kuramsallaşmasıyla(teorileştirilmesiyle) bireyciliğiyle daha da derinleştirdiği görülüyor. Savunduğu liberal anlayış çerçevesinde bireyciliği insan doğasının bir gereği ve parçası olarak öne sürmesi en büyük yalana dayalı saptırma olmaktadır. Bununla da anti-insan, anti-toplum ve anti-doğa olan liberalizmin özü bireyciliğin meşruiyetini sağlayarak kapitalist modernite devletçi-iktidarcılığının hizmetine koymuştur. Şimdi anti-insan, toplum, doğa olan bir zihniyet nasıl oluyorda özgürlük oluyor. Eğer özgürlüğün tanımlamasının bu olduğuna inanıyorsak o zaman özgürlüğü toplumsallıktan, insanlıktan çıkmanın ifadesi olan hayvanlaşma ve dinazorlaşmayla eş tutmuyor muyuz?  Özgürlük dediğimiz insanın özgür iradeleşmesiyle beraber doğasıyla, toplumsallaşmasıyla ve tüm insanlık değerleriyle örülmesi değil midir?

Eğer özgürlüğü özgür iradeye dayalı insanlaşmanın, toplumsallaşmasının dolayısıyla da kendi farkına varıp ona göre olabildiğince anlamlı yaşamanın kendisi olarak anlıyorsak liberalizm ve özü olan bireyciliği kabul etmek mümkün değildir. Liberalizmi kabul etmek toplumsallığa yani insan doğasına aykırılık, karşıtlık hatta evrimsel gelişmenin tersinden gerçekleşmesi olacaktır. Sorgulamamazı daha da geliştirip derinleştirdiğimizde niçin liberalizim kendisini kavramsal ve kuramsal olarak özgürlükle eşdeğer olduğunun propagandasını yaparak insanlığa pazarladığını da sorgulamamız gerekiyor. Hiç kuşku yok ki bunun altında kapitalist modernitenin yaşadığımız çağla bağlantılı stratejik düzeydeki küresel hegemonik hesap ve planlamaları  vardır. Tüm insanlığın kaderini doğrudan ilgilendiren bu çirkin hesap ve planlamaların altında insanlığın toplumsal maddi ve manevi değerlerinin hırsızlanarak talanı ve metalaştırılarak tekelleştirilmesi vardır. Dört yüz yıldır kendisini insanlığa böyle kabul ettirerek sömürüsünü meşrulaşatırıyor.  Bundandır ki boşuna kapitalist modernite’ye maddi uygarlığın en son aşaması olan derinleştirilmiş, genelleştirilmiş ince yol ve yöntemlerle süslenmiş, cilalanmış modern kölelik çağı denmezse gerek.

Tekrar baştaki konumuza dönerek son bahsettiğimiz hususla da bağını kurarak halkamızı tamamlama çabasına devam edelim. Başta belirttiğimiz en anti-özgürlük zihniyetinin kavramsal ve kuramsal gerçeği (teorik) olan liberalizm ve onun  son aşaması olan Neo-liberalizmin kendisini özgürlük olarak yansıtması tesadüf müdür? Doğal bir gelişimin seyrinin sonucu olarak mı görmemiz gerekir? Bu durumu normal, olağan ve sıradan görmemiz kapitalist modernitesinin kurnaz tüccar tuzağına düşmekten başka bir şey olmaz mı? Tabiki öyle olur ve hiç şüphe yok ki bu durum tek kelimeyle safdillik olur.  Zaten doğal olsaydı kapitalist modernite ve onun zihniyeti liberalizmi neden zihniyet-kırım ve toplum-kırım olarak nitelendirilim ki?

İşin çıplak gerçeğine geldiğimizde liberalizm üzerinden kapitalist kodernist hegemonyanın kavramsal olarak dahi çok ince ve toplumu toplum olmaktan, insanı insan olmaktan çıkaran bir özel-psikolojik savaş oyununun gerçeğini görürüz. Yoksa özü, kökeni ve gerçeği derinleştirilmiş modern kölelik olan liberalizmin kendisini nasıl ortaya koyacağız? Elbetteki kapitalizmin bu özel-psikolojik savaşından kendimizi korumak istediğimize göre bu büyük hilebazlık ve sahtekarlığının maskesini düşürmek Özel-Psilolojik savaş bilinciyle ‘kral çıplak’ demek  gerekiyor.

Eğer bugün milyarlarca insan Kapitalist Modernist sistem ve onun ruhu olan liberalizmin tuzağına düşmekten kendisini kurtaramıyor ya da kurtarmakta zorlanıyorsa ciddi bir sorunla karşı karşıya olmaktayız. Bu durumun en somut delili de bugün dünyada liberalizm nedir sorusunu sorduğunuzda dünya görüşü farklı olsa da sömürü, talan, hırsızlık ve kölelik olduğunu kaç kişiden duyarsınız? Büyük çoğunluğunun bırakalım kölelik olduğunu dile getirmesini özgürlük olduğunu iddia edecek çok büyük bir oranla karşılaşırsınız. Bu duruma daha da güçlü anlam vermeya çalışmalı ve şaşırmaktan kurtularak alternatifli bir aşmayı hedeflemeliyiz.

ABD ve Avrupa merkezli yoğunlaşan bu yalan, hile ve kurnazlıkların yoğunlaştığı her yerde insanlık ve toplumlar kendi varoluş değerlerine, toplumsallığına sahip çıkmazlarsa büyük felaketlerle karşı karşıya geleceğimiz kesindir. 1800 ile 1900’lü yıllar boyunca kapitalist sistemin liberal ideolojisine en karşıt olduğunu söyleyip büyük savaş yürütenlerin bile nihayetinde onun hizmetine girmekten kendilerini kurtaramadılar. Reel Sosyalizm, Ulusal kurtuluşçu hareketler ile Sosyal Demokrat akımların içine düştüğü durum bariz örneklerdir. Bu alternatif oluşturmak isteyen akımların liberalizmin dönemin tarihle ilgili gelişim düzeyinin yanısıra özel-psikolojik savaş kuşatmasını aşamamalarının da önemli olduğunu belirtmek gerekir. Bunun içindir ki Kaptalist Modernitenin araçlarını kullanıp aynı yollardan giderek alternatif oluşturmak istediler. Ama görüldü ki bırakalım alternatif bir sistem ve modernite oluşturmalarını değişik daha beter bir versiyonuna ve adeta kötü bir mezhebine dönüştüler. Bu duruma düşmelerinde hiyerarşik devletçi ve iktidarcı zihniyeti, paradigmayı esas almalarının stratejik bir rolü olduğu söylenebilir.

İnsanlık ve halklar olarak Kapitalizmle onun liberalizmine mahkum muyuz, kader olarak mı görmek gerekir? Bu insanlık dışı yıkımların toplamı olan bu zihniyete mahkum olmadığımız ve kader olmadığı bilinciyle yaklaşarak işe başlamalıyız. Yani tüm amentülerinden(inanç değerlerinden-değersizliklerinden) ve zihin kalıplarından kendimizi kurtarmaya kilitlemeliyiz. Tabi sadece bu da yetmez. ‘Başka bir dünya mümkündür’ anlayışıyla bu lanet sistemin alternatifine olan inancımızı hiç olmadığı kadar güçlendirmeyi esas almalıyız. Kapitalist Modernite sistemi ve liberalizmine alternatif olan Demokratik Modernite ile ahlaki-politik topluma-kişiliğine odaklanarak entelektüel, ahlaki, politik görev ve sorumluluklarla yüklenme, bilinçlenme, inancı geliştirmeyle doğrudan bağlıdır. Özcesi bu da zihinsel ve vicdani bir köklü devrimi zorunlu kılmaktadır. Bu devrimin gerçekleşmesi de kapitalist modernist hegemonyanın gerçek yüzünü açığa çıkaracak onun bilme sınırlarını aşmayı hedefleyen büyük bir arayış, emek ve yoğun çabayla bağlantılıdır. Güçlü bir inançla kolları sıvamalı ve hiç vakit kaybetmemeliyiz. Eğer ki gecikirsek iş işten geçmiş olacak ve sonra istesek de bir şey değiştiremeyeceğiz. Bunun içindir ki umudumuzu çok güçlü kılarak Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir moderniteye-uygarlığa, mutlu yarınlara emin adımlarla yönelmeliyiz.