Ateşten damıtılmış anlar, günlerdi yaşanan; Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak, Varto, Silvan, Yüksekova, Silopi, İdil ve de başka mekanlarda…

Onlar bu mekânlarda direnenlerdi, insanca ve onurlu bir yaşam içindi haykırışları. Kırk yıldır süren amansız özgürlük savaşını artık bir nihayete ulaştırmak, kimliksiz statüsüz bir halkı kendi olarak bir statüye kavuşturmaktı tek gayeleri. Cürretkârca, ölümü dahi umursamadan; hatta onu küçümseyerek gittiler kendi yolunda. Çölde bir su damlasına nasıl hasret kalınırsa, öylesine hasret kaldığımız özgürlüğün sihirli kapısını aralayacak gücün, kendilerinde olduğunu haykırıyorlardı, barikatların arkasında.

Sarsılmaz bir özgüven ve yüksek bir feda ruhuydu, gözlerinde parıldayan.

“Hendek günleri“ ya da “hendek savaşı“ diye dudak büküp küçümseyenler olsa da, Özyönetim Direnişi idi, tanıklığını yaptığımız. Gerçeklik buydu. Masum bir istekti ve karşılanamaz, ya da müzakere edilemez değildi. Zaten dünyanın pek çok ülkesi de böyle yönetilmiyor muydu? Ama böyle olmadı. Özyönetim talep edenler Kürtler olunca durum değişiyordu. Karşılarında ki katliamlar ve soykırımlarla sicilli Türk devletiydi, bu masumane talebi bile vahşetle karşılıyordu.

JİTEM, Ergenekon-Balyoz ve Erdoğan

Artık kentlerin, kasabaların tepesine gökten ateşlerin yağdığı günlerdi. Zulmün haddi hesabı yoktu. Böyle bir zamanda susmak, evlerinde televizyonların başına geçip, olup bitenleri bir çaresizlik içinde izlemek, olur şey değildi, ama oldu. Aslında pasif de kalsa, izleyici de olsa Kürt halkı tüm Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde yüreğiyle ve ruhuyla olayların içindeydi,tarafıydı. Kızıyor, öfkeleniyor, ah çekip ileniyordu diktatör Erdoğan/AKP faşizmine. Ne var ki harekete geçmemiş, eyleme dönüşmemiş sinmişlik, her türlüsünden bir ölüm haliydi.

Sinmek, susmak, seyretmek… Bir kabristan sessizliği içinde yitip gitmek. Bunların tamamı, yalnızca zalimin, zorbanın pervasızlığına katık oluyordu, o günlerde. Çoğunluğu içine alan taş gibi bir sessizlik, çelikten bir zırh gibi kuşatınca hayatı, faşizm daha bir zembereğinden boşalarak, direniş bölgelerinde kötülüklerden kötülük beğendiriyordu.

Siyaset erbabı; vekilinden, belediye yönetimlerine, en alttan en üste kadar, bir şeyler mırıldanıyordu, arada bir kimi meydan ve caddelerde sesleri duyuluyor, ya da yollarda yürürken, bir basın açıklaması yaparken gürülüyordu ama halkı harekete geçiremiyor, sel olup akamıyordu. Sıcak bölgelerde ise kendini o barikatların önüne atamıyordu bir türlü. Cizre‘de, Şırnak’ta bunu yapanlar vardı elbette, ne var ki bir kaç kişiyi geçmiyordu sayıları. Halk adına söz söyleyenlerin, siyaset yapanların; legal parti örgütlerinde, sendikalarda, parlamento ve belediyelerde kötürümleştiği bir andı.

Diktatör Erdoğan‘ın saray rejimi, 90’larda, gırtlağına kadar suça bulaşmış JİTEM ve Ergenekon-Balyoz gibi suç örgütlerini harekete geçirmiş, her bakımdan imha konsepti uygulamaya konulmuştu. Bu durumda yapılması gereken, imha saldırılarının önüne geçebilecek bir toplumsal seferberlik yaratmaktı. Fakat bunlar yapılamadı. Böyle olunca ne tarihin tanıklık ettiği en vahşi saldırıların önüne geçilebildi, ne de direnişin bir parçası olunabilidi.

Halk siyasetin tepe makam mevkilerine bakıp bir işaret bekliyordu ve beklediğiyle kalıyordu. Bu gün dönüp geriye baktığımızda, tarihi bir sınanma anında, alnımızın akıyla çıkamadığımızı görmenin tarifsiz acısını yaşadığımı, belirtmem gerekiyor. Anın sıcak atmosferi içinde pek de fark etmediğimiz ağır travmalar, şimdi yaşamımızı cehenneme çeviriyor.

Tarihi dönemeçler ve direnenler

Öyle bir andı ki, ben de varım, yaşıyorum diyebilmenin kanıtı, hayatın aktığı her yerde direniş içinde olmaktı. Ne var ki Kürdistan‘ın payitahtı Diyarbakır’da bile neredeyse bir saman alevi kadar parlamıyordu direniş, her şey Sur’a sıkışıp kalıyordu.

O an yalnızca barikatların arkasında direnenlerdi, yaşayanlar. Onların sesi çıkıyordu, onlar nefes alıp veriyordu. Bir de direniş mekânlarını terk etmeyip, çıplak yüreklerini ve ruhlarını barikatlara siper yapanlar vardı.

Biz şimdi zamanında yapamadıklarımızın, ruhumuzda yüreklerimizde yarattığı iyileşmez yaralarla bahşetmeye çalışırken, direnenler iç huzuruyla ayrıldı aramızdan; hem de zamanın ebediliğine taht kurarak. Ne de olsa geride silinmez izler bırakarak, gelecek kuşaklara yol gösterenler, tarihi dönemeçlerde direnenler olmuştur.

Hz. İbrahim’in direnişi olmasaydı, insanlığın belleğinde lanetin simgesi olarak mimlenen Nemrut bilinmeyecekti. Körpe beyinlerle beslenen Dehak zulmünü, Demirci Kawa’nın direnişinden biliyoruz. Lanetle anılan Kerbela mezalimi; haksızlığa, adaletsizliğe karşı Hz. Hüseyin’in direnişidir. Bu öyle bir direniştir ki ailesini feda etmeyi göze alarak, Yezit’in haksızlığına biat etmez. Onun içindir ki Hz. Hüseyin hakikat arayışında tüm zamanların kutup yıldızı olma mertebesine yükselmiştir.

Hitler’in Auschwitz Erdoğan’ın Cizre bodrumları

Özyönetim direnişleri de Tayyip Erdoğan’ın Hitler’e rahmet okutan faşizan yüzünü açığa çıkardı, çağın Yezit‘i ve Nemrut’u olarak tarihe geçirdi. Hitlerin Auschwitz’i Diktatör Erdoğan‘ın Cizre bodrumları oldu. Direniş bölgelerinde uygulanan vahşet oldu. Şu kesin ki Varto’da Ekin Wan, Sur’da Komutan Çiyager, Cizre’de Mehmet Tunç, Silopi’de Taybet İnan Ana ve cenazesi günlerce buzdolabında bekletilen Cemile Çağırga… Cenazesi yerlerde sürüklenen Lokman Birlik… Ellerinde beyaz bayrakla hastaneye götürülürken dedesinin kucağında vurulan Miray bebe… Medya aracılığıyla insanlığın gözü önünde katledilen Amed Baro Başkanı ve insan hakları savunucusu Tahir Elçi… Cenazeleri panzerlerle çiğnenen direnişçiler… Ve tabii ki Hitler‘in gaz odalarına dönüşen Cizre bodrumları ile sembolleşen bu ateşten zulüm günleri unutulmaz bir şekilde tarihe geçerken, direnişin görkemi de zamanın ebediliğine daha şimdiden taht kurmuştur.

Direnişi, yenilmez bir irade ve sarsılmaz bir feda ruhu ile yürütenlerin bütün sırrı, istedikleri her şeyi yapabilme gücünde değil, yapamayacağı hiçbir şey olmadığını düşünme gücünde gizlidir. Onlar, havadan ve karadan çağın en ölümcül silahlarını kuşanmış dünyanın en gelişkin ordularından olan Türk ordusuna karşı, dört yandan kuşatılmış bir mekânda aylarca direndiler, kök söktürdüler; kimyasını bozdular. Yüksek hareket kabiliyetine sahip dağ savaşıyla bir benzerliği yoktu, direnişin sergilendiği mekânların. Kuşatılmış bir alanda, en eşitsiz şartlarda bir irade savaşıydı.

Hiç şüphesiz bu savaşın kaybedeni her bakımdan, diktatör Erdoğan şahsında somutlaşan Türk devletidir. Sergilediği saldırganlık ve vahşetiyle, Hitler faşizmine rahmet okutan Türk devlet faşizminin doruk noktası, en uç noktası, onun en canavarsı haliydi. Buna rağmen, Kıbrıs‘ı bir ayda işgal eden NATO’nun bu en büyük ikinci ordusu, modern savaşın her türlü olanağını ve teknik üstünlüğünü kullanarak ancak aylar sonra kırabildi, direnişi.

Nasıl unutabiliriz Ekin Wan’ı?

Bu dönem, yaşanan direnişe ve zulme şahitlik etmiş bizlerin de hayatında bir dönemeçtir. Artık hayatımız bu dönemin öncesi ve sonrasıyla belirlenmiş durumda. Tanıklığını yaptığımız bu dönemin olayları öylesine sarsıcı ki, yüreğimiz, ruhumuz kezzapla dağlanmış gibi. Artık, zamanında yapamadıklarımızın ruhumuzda yarattığı iyileşmez yaralarla devam ediyoruz, hayata.

Direniş kırılsa da, dünya döndükçe unutulamaz, asla unutamayacağımız anlar bıraktı geride. Aldığımız her nefeste hatırlamak, unutturmamak, ahlaki vicdani bir görevdir. Hem unutmak istense bile, bu mümkün olmayacaktır.

Tanıklığını yaptığımız anlar belleğimize derinden kazınmışken nasıl unutabiliriz, Ekin Wan’ı.

Ağustos‘un sıcacık bir günüydü Varto’da. İlk kıvılcım orada çakılmıştı. Ekin Wan’ı da ilk kez o günlerde, doğduğu günün masumiyetiyle tanıdık, dijital medya üzerinden servis edilen fotoğraflarla. Hani, hayata üryan başlarız ya, öyle. Evet, Ekin Wan’ı, hayata gözlerini açtığı günün masumiyetiyle gördük, tanıdık. Varto hastanesine bir kaç adım mesafede, Muş-Varto karayolunun altında öylece uzanmış melekler gibi yatıyordu, cansız. Sevdiği, uğruna yaşamını feda ettiği topraklarına son kez secde eder gibi yüz üstü kapaklanmıştı. Güneşin Kapısı Koğ dağından kopup gelen bir dağ ceylanıydı, özgürlüğe sevdalı. Gökte semah dönen bir turna kuşu, barışın sembolü bir güvercindi o ve vurulmuştu kanatlarından. Belli ki celladın içindeki kin ve öfke öyle derinden zuhur etmiş ki, vurmakla kalmamış; derisini yüzer gibi gerilla giysilerinden soyundurarak öylece orta yere atmış cenazeyi. Ama o bir melekti, ne de olsa melekler cinsiyetsiz ve de üryan olurdu. Türk devlet saldırganlığı savaşın ahlaki kurallarını da çiğneyerek onun kadın kimliği şahsında, Kürt halkının iradesini kırmayı, özgüvenini sarsmayı hedefliyordu. Ama bu nafile bir çırpınıştı. Ekin Wan, sonsuzluğa semah dönen bir turna kuşu, Güneşin Kapısından yanıbaşımıza mihman olmuş bir melek olarak kazındı, hafızalarımıza.

Taybet Ana’yı da Özgür Basına yansıyan fotoğraflarıyla gördük, tanıdık. O fotoğraf karesinde, kaskatı kesilmiş halde sağ omzu üzerine uzanıp kalmıştı. Gelebilecek daha beter bir kötülükten korunmak ister gibi, sol kolunu hafiften yüzüne siper yapmış, sağ kolu öne doğru açılmış; kana bulanmış fistanı içinde öylece sonsuzluk uykusuna dalmıştı. Mavi leçeği kaykılıp bir yana savrulmuş, kınalı saçları açıkta kalmıştı. Bütün bunlar, zemherinin o amansız donunda, evinden yalnızca yüz elli adım ötede yaşanıyordu. Cenazesinin evinin önünde, tam yedi gün yerde kalmasının nasıl bir acı olduğunu, oğlu, insanı iliklerine kadar sarsan sözlerle dile getiriyordu.

İşte, annenizin cenazesi tam yedi gün, yanı başınızda yerde kalıyor ve siz el atamıyorsunuz. Yapabildiğiniz tek şey kurda kuşa yem olmasın diye gözünüzü kırpmadan, gece gündüz gözcülük yapmak. O Taybet Ana ki daha evvelinde iki çocuğunu kurban vermişti, devlet terörüne. Şimdi de kendisi… Yeryüzünün hangi dili betimleyebilir bu acıyı …

Ve bir gök gürlemesi, bir şimşek çakımı gibi kendinden ve Cizre semalarından taşarak Cudi’yi gölgede bırakan Mehmet Tunç’un o çığlığı…

“Halkımız bizimle gurur duymalıdır. Faşizmin zulmü karşısında teselim olmayacağız, diz çökmeyeceğiz.“ Çağın Kerbela’sına dönüşmüş Cizre’den böyle haykırarak, ölümü göğüslüyordu Mehmet Tunç. Bu, tüm Onur direnişçilerinin çığlığıydı.

Dicle orada oldukça, zaman sonsuzluğa aktıkça o çığlık kulaklarımızda yankılanacak, nesilden nesile aktarılacaktır. Ateşten günler kendi kahramanlarını da yaratır, yaratmıştır; işte Mehmet Tunç o çığlığıyla zamanın sonsuzluğuna daha o gün tahtını kurdu. Mem u Zin’in kadim mekânında, halkımızın acılarına tanıklık etmiş Cudi ve Dicle, anın şahitliğini yaparak, bağrına bastı O‘nu. Tüm direniş mekânlarında direnenlerin haykırışı, Mehmet Tunç’un, heybetiylemCudi’yi gölgede bırakan o çığlığıyla dile geldi.

Mehmet Tunç, temsilcisi olduğu halk adına söz söyleyen, siyasetini yapan biri, aynı zamanda hakikatin aynası olarak çıktı karşımıza. Halkçı siyaset nedir, nasıl yapılır? Halkçı siyasetçi kimdir, nasıl davranmalı, nasıl yaşamalıdır? Tüm bu sorular, Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç şahsında direnişçilerle gerçek anlamına kavuştu. O, halktan uzaklaşmış, iktidar hastalığına tutulmuş, makam mevki kaygısıyla yoldaşlarının omuzlarına basarak yükselme hırsına yenik düşenlerden, siyaseti bir ikbal kapısına dönüştürenlerden değildi. Halkımız adına siyaset yapanların bu hastalıklara yakalandığı, yerel yönetimler ve parlamentoda hiç de iyi bir pratik sergilenmediği bir zamanda Mehmet Tunç, siyasetin mihenk taşı olarak tarihe geçti.

Artık siyasal yaşamda Mehmet Tunç öncesi ve sonrası vardır, halkımız gördü, tanıklık etti. Özyönetim Direnişlerinin üçüncü yılında, devam ediyor özgürlük kavgası, hem de daha amansızca. Kürt halkı Cesur Yüreklerini unutmayacak, unutturmayacak. Onur abidelerinin özgürlük çığlıklarını, belleğine işleyerek, bağrında filizlendiriyor sonsuzluğa kadar.

Komutan Çiyager, Komutan Zeryan, özgürlük savaşçısı Ekin Wan; halk önderleri, devrimci militanlar Mehmet Tunç, Asya Yüksel, Pakize Nayır, Seve Demir, Fatma Uyar şahsında yükselen fedai, onurlu direniş, TC zindanlarında, Kürdistan dağlarında, Devrimin Kalesi Rojava’da yankıdı, dalga dalga yayıldı.

Yeryüzünde milyonlar, şahitlik etti o görkemli direnişlerine. Artık Kürt halkı için hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, gördü insanlık. İşte, baharın koynunda öbek öbek filizlenerek güneşe gülümseyen lotus çiçekleri, bozdu yıldızların sessizliğini özgürlük çığlıklarıyla. Sarstı zamanı, mekânı inancın ve umudun yarattığı direniş sarmalında.

Deryalar dibinde tutuşan yangını kim söndürebilir ki… Güneşin tüm sıcaklığıyla sarmalayarak, yeniden dirilttiği baharın sevincini, çözülen karların, buzulların özgürlükler nehrine coşkulu akışını hangi güç dizginleyebilir ki. Direniş bölgelerinde sonsuzluğa yürüyen Onur direnişçilerinin anısına saygıyla.

Yeni Özgür Politika / Elif Akgül ATEŞ

Reklamlar