Sema Çelikbilek

Psikoloji de sıkışmanın diğer bir anlamı deli danalar gibi her yere saldırmaktır. Deli danalar önlerine geçen her şeyi yakıp parçalıyor çünkü ölümlerin yaklaştığını bilirler. Son hamlelerini parçalamakta yakıp yıkmakta görürler. Parçaladıkları ve yakıp yıktıkları her yer onlar için bir mezar oluyor. Burda deli danaların son demlerini nasıl yaşadıkları ve sonunda yıktıkları ve parçaladıkları molozların altında nasıl can verdiklerine bakmamız gerekir.

Zihniyetini talan, yağmalama ve katliamlar üzerinde kuran TC ve artıkları olan iktidar aynı politikalarla sonuç almaya çalışıyor. TC ve artığı AKP-MHP iktidarı katliamlar ve soykırımlar üzerinden sonuç almaya çalıştıkça yok olmaya doğru gidiyor.
Bütün stratejisini ve politikasını dışar da savaş üzerinde kuran AKP-MHP iktidarı Türkiye toplumlarını büyük bir savaşın içine sürüklemekte. İçerde ki ekonomik, politik ve toplumsal kriz ve sıkışmayı dışarıda yarattığı gerginlik ve savaşla aşma peşine düşmüş vaziyette. AKP-MHP iktidarı içteki bitmişliğini dışta savaş retoriğine oturtmaya çalıştıkça bir kısır döngünün içinde yuvarlanıyor.

Kürtlerin kazanımlarını yok etmek için yola çıkan T.C ve artığı AKP-MHP iktidarı ilk olarak Suriye politikasıyla başlayan bu kısır döngü Irak ve Libya ile devam ettiğini görüyoruz. Arap ve Kürt coğrafyalarının yayılma alanı olarak gören Neo-Osmancılık hayaline dayalı bu strateji, Arap halk ayaklanmalarıyla birlikte bir tercih olarak başladı. Ortadoğu halkalarının tarihsel, toplumsal, kültürel ve coğrafik gerçekliğiyle yakından uzaktan alakası olmayan yanılgılı ve fantastik tarih okumasına dayanan “İslam âleminin hamisi olma” stratejinin Suriye’de duvara toslaması uzun sürmedi. Rojava’da Kürt direnişleri karşısında duvara toslayınca yönünü başka bir yöne vermesi gerekiyordu. Artık TC ve Artığı olan AKP-MHP iktidarı yönleri Libya’ya çevirdi. Bütün çetelerini Libya’ya çekmeye başladılar. Çünkü Suriye’de artık can damarları kesilmişti.

Kürtlerin ve Arapların Faşist Erdoğan’ın dayattığı bu biatçı ve asimilasyonist politikayı kabul etmeyeceğini, Türk-İslam sentezinin uydurduğu fantastik tarihin dışında bölge gerçekliğini az çok bilen herkes biliyor. Neo-Osmancılığı kabul etmek bir yana halklar en güçlü şekilde bu fantastik politikanın önünde durdu ve boşa çıkardı. Hegemon güçler bile dış müdahalelerin yükü altından kalkamazken, siyasi, ekonomik ve toplumsal kriz yaşayan orta ölçeğin bile altında olan TC ve AKP-MHP iktidarının bu macerayı başarıyla tamamlaması mümkün değildi.

İçerde iflas eden ve hataların hesabını vermek istemeyen AKP-MHP iktidarının bir tercih olarak dışarda giriştiği bu savaş ve gerginlik üzerinden iç siyaseti kontrol etmenin dışında bir çaresi ve alternatifi kalmadığını biliyor. Ya yenilgiyi kabul ederek iktidarı terk edecektir ya da sonuna kadar bu savaş ve gerginlik politikasını sürdürecektir. İçeride gelişen krizleri ve krizlerin tetiklediği toplumsal itiraz ve muhalefeti ancak dışarıda yürüttüğü savaş üzerinden bastırabilir. İktidarın kısır döngüsü de burada başlıyor. Bir yandan dışarıda yürüttüğü ve birçok gücün karşısında durduğu, başarması mümkün olmayan ancak külfeti giderek ağırlaşan hedefler için nafile bir savaş yürütmek, öte yandan bu politikaların içerde yarattığı ve eninde sonunda patlak verecek olan ekonomik, siyasi ve toplumsal krizin görülmesini ve tartışılmasını engellemek için Türkiye’de sesini çıkartan herkese terörist yaftasını yapıştırdı. Şuanda Türkiye’de herkes terörist ve herkes iktidarın ve TC’nin hedefinde.

AKP-MHP iktidarının toplumu baskı ve şiddetle bastı altında tutmaya çalışması, kimseyi konuşturmaması, kendilerine biat etmeyen ya da kendilerine karşı muhalefet yapan herkesi “hain” ve “terörist” yaftasıyla düşmanlaştırmasının nedeni bu zıt durumun yarattığı sıkışmışlık ve çaresizliktir. Bu bir yönetememe durumudur. Uzun süredir AKP-MHP iktidarı yönetme kabiliyetini kaybetmiştir. Tutunduğu tek dal ise dışarıda savaş ve gerginlikle tabanını milliyetçi duygular üzerinden konsolide etmek ve muhalefeti şiddet araçlarıyla bastırmaktır.

Şovenist Erdoğan’ın şu anda Suriye, Irak ve Libya’da deli danalar gibi her yere saldırmasının altında yatan tek neden ise Neo-Osmancılık hayalinin duvara toslamasıdır. Çünkü duvara toslayan TC ve AKP-MHP iktidarı kendini yaşatması için bir yerlere saldırması gerekiyor.

Libya Suriye ve Güney Kürdistan’da saldırması bunun en somut örneğidir. İktidar son nefesini verirken, başta Kürtlerin bulunduğu bölgelere saldırıyor. Kürtlerin bulunduğu bölgeleri askeri ve kültürel olarak işgal etmeye çalışıyor. Son dönemde sözde Pençe-Kartal adını verdiği işgal operasyonları ile Medya Savunma alanları, Maxmur, Şengal ve son olarak Kobani’ye SİHA’larla saldırması bunu alanen ortaya koyuyor. Sadece bu bölgelerle sınırlı kalmayan TC ve saray şefi Erdoğan, Neo-Osmancılık hayalini gerçekleştirmek için Libya’da kendi yaşatmaya çalışacaktır.

Şimdilik iç politikada kullanmak için kullanılışlı bir araç olsa da ilerde hem Libya halkları hem de Türkiye halkları için insani ve ekonomik kaynakları tüketen bir kara deliğe dönüşecektir. Çünkü Libya dosyası Suriye’den de daha karmaşık ve çok aktörlüdür. Avrupa’nın sömürgecilik döneminden kalan nüfuz alanıdır. Ciddi bir sarsıntı yaşayan Avrupa Birliği şimdilik ciddi bir dış politika geliştirmese de İtalya ve Fransa’nın bu alana bigâne kalması mümkün değildir. Neo-Osmancılık burada Avrupa ülkeleriyle yeni gerginlikler yaşayacaktır.

TC ve faşist Erdoğan Avrupa ülkeleriyle yaşayacakları gerginlikleri bir yana koyarsak, bölgenin hamisi olmak için Misak-i Milli hayaliyle Kerkük’e kadar ilerlemeye çalışacaktır. İktidar önüne koyduğu program Misak-ı Milli hudutları içerisindeki alanları alıp, yeni Osmanlı zihniyetiyle Irak’ı, Suriye’yi bir vilayetleri haline getirip, Kürdistan’ı kontrollerine almak istiyorlar. Yeni konseptleri budur. Bunun için TC ve Erdoğan Güney Kürdistan, Suriye, Irak ve Libya’ya Deli Danalar saldırmasının altında bu konsept yatıyor. Erdoğan’ın amacı 2023’e kadar talan, yağmalama ve işgal yoluyla kendini yaşatma hayalini yaşıyor. Bu hayalin ise Erdoğan’ın son hayali olacağı ve kursağında kalacağı gerçeğidir.

Libya dosyasına bağlı olarak Doğu Akdeniz’deki gerginlikler artacaktır. AKP-MHP iktidarının politikalarının en fazla çıkmazda olduğu yerlerden biri de burası. Karşısında önemli bir koalisyon var. Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır ve İsrail arasında enerji yataklarını arama, çıkarma ve sevk etme konularını içeren ekonomik ve siyasi işbirliği platformu özü itibarıyla AKP-MHP

iktidarının Doğu Akdeniz’deki politikalarına karşı bir oluşum. İtalya, Fransa, İngiltere ve ABD de ekonomik olarak bu platformu ve tezlerini destekliyor. AKP-MHP iktidarının bu alana bir iki sismik araştırma gemisi göndermesi çok bir anlam ifade etmez. Varlığı yokluğu ve geleceği belli olmayan Libya’nın İhvancı gruplarıyla imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması’nın etkisi ve geleceği de İhvancı gruplarınki kadar belirsiz. Dolayısıyla mevcut savaş ve gerginlik politikaları Doğu Akdeniz’de çıkmazdan başka bir sonuç üretmeyecektir.

Sürekli savaş konseptinin yürütüldüğü diğer bir alan Federal Kürdistan Bölgesi olmaktadır. Bu yeni bir şey değil. Türkiye’nin yıllardır bu alanlarda askeri varlığı var. Bu varlığını yeni operasyonlarla genişletmeye ve kalıcı olmaya çalışıyor. Operasyonlarla burayı yayılma alanı haline getirmenin yanı sıra içerdeki sıkışmışlığı aşmada da bir kaldıraç olarak kullanıyor. Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye’de karşı karşıya kaldığı güç kombinasyonları nedeniyle Irak’ta yerel, bölgesel ve küresel güçlerin sessizliğinden faydalanarak daha fazla zemin bulduğu söylenebilir. Ancak kısa vadede bazı getirisi olsa da orta ve uzun vadede buralarda tutunması mümkün değildir. Askeri varlığı dışında politik bir meşrutiyetini ve destek göreceği, dayanacağı toplumsal bir dinamik yoktur. Hiçbir güç, bir halkın hilafına, üstelik o halka düşmanlık yaparak kalıcı olamaz. Tarihin çöplüğü halkların hilafına topraklarını ele geçirmeye ve kalıcı olmaya çalışan kolonyalist ve emperyalist güçlerin yenilgisiyle doludur.

AKP-MHP iktidar bloğunun Federal Kürdistan Bölgesi’ndeki varlığının sonucu da bundan farklı olmayacaktır. Halkın Türk askeri varlığına karşı zaman zaman ayaklanmalara dönüşen tutumu bu sonucu garantiliyor. Öte yandan Arap ülkeleri de Türkiye’nin Irak’a yönelik politikalarını Libya ve Suriye’de olduğu gibi Türk yayılmacılığı olarak değerlendiriyor. Mevcut kapasiteleri ve bazı politik denklemler nedeniyle askeri bir karşılık vermeseler de “işgal” olarak değerlendirdikleri kesin. Şengal ve Mahmur’a yönelik son hava saldırılarına karşı ilk defa bu düzeyde sert tepki gösterdiler.

Burada kalmaya çalışmak ve bunda ısrar etmek Kürt ve Arap halklarıyla savaşı ve buna bağlı olarak gelişen düşmanlığı derinleştirmektir. Uzun vadede buraların bir bataklığa dönüşmesi kaçınılmazdır. Ancak içerde sıkıştıkça, yenilgi ihtimali arttıkça, ekonomik ve siyasi kriz derinleştikçe AKP-MHP iktidarının bu operasyonlarını sürdüreceği aşikâr. AKP-MHP iktidarının bundan sonra bir saniye bile gündemin içe dönmesine ne tahammülü var ne de buna dayanabilirler. Operasyonlarla içerde milliyetçiliği yükseltmek, tabanını konsolide etmek, muhalefeti bastırmak, ekonomik ve siyasi krizin tartışılmasını engellemenin öncelikli olmasının nedeni de budur.

AKP-MHP iktidarının bundan sonra bir saniye bile gündemin içe dönmesine ne tahammülü var ne de buna dayanabilirler. Operasyonlarla içerde milliyetçiliği yükseltmek, tabanını konsolide etmek, muhalefeti bastırmak, ekonomik ve siyasi krizin tartışılmasını engellemenin öncelikli olmasının nedeni de budur.

Diğer alanlarda olduğu gibi burası da AKP-MHP iktidarı için bir kısır döngüdür. Sürekli savaşın külfeti içerde emekçinin, işçinin, işsizin, yoksulun sırtına yeni vergiler olarak yüklenecek. Ekonomik ve siyasi kriz derinleşecektir. Söylem ve eylemi bitmiş olan AKP-MHP iktidarının sadece milliyetçilikle toplumu uzun süre savaş psikolojisi ve atmosferinde tutması eşyanın tabiatına aykırıdır. Önünde sonunda bu savaş siyasetinin bumerang etkisi artacaktır. Bu da Libya, Suriye ve Federal Kürdistan bölgesinden birçok halkın düşmanlığını kazanarak çıkmaktır. Ekilen düşmanlık tohumları on yıllarca yeni engeller olarak Türkiye’nin karşısına çıkacaktır.

Doğu Akdeniz’de de Türkiye karşıtı olarak oluşan statükoya razı gelinecektir. Evet, zor bazen oyunu değiştirir ancak Türkiye’nin mevcut kapasitesi ve zoru, girdiği alanlardaki oyunu değiştirmeye yetmiyor, yetmeyecektir. Ekonomik, insani, askeri ve politik gücünün üstünde maceralara kalkışmanın sonucu büyük insani ve ekonomik kaynak israfının yanı sıra her zaman hüsran ve zararla sonuçlanmıştır.

Reklamlar