2020 Newrozu korona virüsüne rağmen kutlandı. Alıştığımız gibi milyonların katılımıyla gerçekleşmedi, ama kutlamayı yapan herkes milyonları yüreğinde hissetti. Aslında Newroz’un karakterinde toplumsal coşku bulunmakta, ama varlığını sürdürmek açısından toplumsal sağlık da önemli bir durum olmaktadır. Dolayısıyla bir yıla mahsus bu haliyle de olsa kutlanmış olması önemli görülmelidir. Herhalde böyle bir virüs dışında hiçbir tehdit Kürt halkının evlerinde kalmasına neden olamazdı. Su gibi bir yolunu bulup akar, Newroz alanlarını doldururdu. En azından 1990’lı yıllardan bugüne kadar Türk devletinin her türlü baskı ve şiddet aracı kullanmasına rağmen bunu sağlayamadığını biliyoruz. Çünkü Newroz halkına saldırı yapıldığı ve onun korunması gerektiği bilinirdi. Ancak şu andaki durum farklı olmaktadır.

İnsanlık tehlikeli bir virüsle karşı karşıya bulunmaktadır. Haliyle gündeme de virüs oturmaktadır. İsteseniz de istemeseniz de böyle oluyor. Çünkü ortada insan yaşamı bulunmakta ve herkes tam olarak neyle karşı karşıya olduğunu bilmemektedir. Dün itibariyle 13 bin 560 insan yaşamını yitirdi. Bilim henüz bir çare ortaya koymuş değil, en ileri olduğunu söyleyen ülkelerin sağlık alanı çöküyor. Büyük bir belirsizlik hakim ve esas korkulan durum da bu belirsizlik hali oluyor. Durmadan birbirine kafa tutan ülkeler, dünyadaki en küçük bir hareketlilikten bile haberdar olduğunu, her şeye muktedir olduğunu, neredeyse kainatın hakimi olduğunu söyleyen süper güçler bu virüs karşısında ne yapacağını bilmez halde. Ya da öyle görünüyorlar, bilmiyoruz. Ne oluyor, nasıl bu duruma gelindi, nasıl korunacak ya da kurtuluş sağlanacak bu illetten belli değil. Genel olarak büyük bir belirsizlik hakim olmakta ve esas korkulan şey de bu olmaktadır. Hayatını bilime adamış bir insan da, konu hakkında on gün öncesine kadar herhangi bir bilgi sahibi olmayan kişi de aynı şeyi tekrarlayıp duruyor. Durmadan elini yıka, elini ağzına, burnuna, gözüne koyma deniyor.

Küreselleşmenin böyle etkileri olduğu da herkes tarafından daha iyi görülmüş oluyor. Demek ki günümüzde sadece borsadaki küçük bir hareketlilik tüm dünyayı ekonomik olarak etkilemiyor, hastalıklar da aynı özelliği gösterebiliyor. Hatta tüm diğer gündemleri ikinci, üçüncü duruma düşürebiliyor. Tarih boyu neredeyse tüm bilimsel gelişmelerin temelinde sağlık ve savaş alanının başat rol oynadığı biliniyor. Çünkü her iki konu da yaşamı ilgilendiriyor. Belki de ortaya çıkan virüs iki alanın sentezlenmek istenmesiyle ilgili bir durum oluyor. Komplo teorileri yapmayalım, ama sağlık ve savaş sektörü birlikte devreye konmuş olabilir fikri de zihnin bir köşesinde tutulabilir. Tabii bu tür iddialar ortaya atıldığında hemen ‘virüs bir silah olarak kullanılıyorsa, o zaman neden herkesi vuruyor’ sorusu da akıllara gelmektedir. Şimdilik buna cevap vermek zor, belki ileride konu daha fazla aydınlığa kavuşur, belki de gerçek nedenin ne olduğu hiç öğrenilmez ve bilen az kişi kendisiyle mezara götürür. Bilmeyiz, belki de sistemin hakim güçleri kendilerini yenilemek için böyle bir şeye ihtiyaç duymuştur. Belki de “iş gücü” kapsamına girmeyen yaşlılardan kurtulmak için! Belki de toplumsallığı tümden parçalamaya yönelik bir saldırı olmaktadır. Çünkü söylenen ve dayatılan her şey anti-toplumcudur.

Bununla birlikte Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında bulunmaktayız. İkinci Dünya Savaşında nükleer silah kullanıldı. 85 yıl önce iki şehir bir düğmeye basılarak yok edildi. Hem de internet, dijital dünya yokken, nanoteknoloji yokken bu oldu. Günümüzde savaşların karakteri de teknik imkanlar da çok fazla değişti ve artık çok boyutlu yürütülmektedir. Biyolojik savaşlardan da çokça bahsedilmektedir. Bilimkurgu filmlerinin toplumu psikolojik olarak hazırlama amaçlı yapıldığı gerçeği dikkate alınırsa herhalde yeni bir dünya savaşında virüslerin kullanılacağını düşünmek de abartı olmaz. Artık sadece Türk devleti ve onun zihniyetiyle paralel olan, DAİŞ, Boko Haram, El Kaide, El Nusra gibi çete güçler savaşlarda eski kaba yöntemleri düşüncesizce devrede tutuyor. Soğuk savaşla birlikte kimyasal silahları birbirine karşı kullanmayı engellemek için bir nükleer denge, dehşet dengesi oluştu.

Diğer yandan tarih boyu yaygın ve salgın hastalıklar var olmuştur, korona da onlardan biri olabilir düşüncesi de yaygın bulunmaktadır. Yani virüs kendiliğinden ve var olan koşulların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Öyle de olabilir. Çünkü kapitalist sistem kârını arttırmak ve üretimi sürekli kılmak için her şeyin yapısıyla oynadı. Yapay, suni şeyler üretti, yaşamı suni şeylerin etrafında kuracağını sandı. Her şerde bir hayır var diye düşünürsek, kapitalizmden, onun yarattığı üretimden ve doğurduğu toplumsal ilişkilerden, doğal dengeyi bozmasından kurtulmak gerektiği de belki daha iyi görülmüş olur. O zaman kapitalizmin ortaya çıkardığı hastalıklardan da sakınmış oluruz.

Kapitalist sistem kâr sağlama amaçlı her şeyin genetiğiyle çok fazla oynadı, oynuyor. Evrenin doğal döngüsü için bir şeyin iyilik ve kötülük ölçütü olmaz. Bu kavramlar insanlığa özgüdür ve var olan canlı yaşamın koşullarını sürdürmeyi ifade ederse iyi, değilse kötüdür. Evren için bir iyi ya da kötü aranmaz, bir şey canlılar için bozulsa da onda diyalektik işler ve var olan elementlere göre bir şekillenme ortaya çıkarır. Doğal ve bozulmamış yaşam evrelerinde ilkin su vardı; güneşin, zamanın sunduğu imkanlar çerçevesinde canlılar ve bu kadar çeşitlilikteki bir şekillenme meydana geldi. İnsan fiziği, yapısı, genetiği, düşünce biçimi, yaşamı buna göre oluştu. Ama kapitalizm daha fazla kâr elde etmek için buna müdahale etti, daha çok üretmek istedi. Bunun sonucu olarak da yaşam alanı daraldı, ortaya farklı bileşenler çıktı. Ve bunların nasıl bir etki yaratacağı da bilinmiyor. Bugün yeni çıkan bileşenin adı korona, yarın ne olacağı ise bilinmiyor. Meçhul bir gelecek insanlığın önünde durmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, zaman ilerledikçe insanlığın gündeminde esas olarak bu tür konular daha fazla yer alacak.

Bu virüsün insanlara bulaşırken onların rengini, kimliğini, dilini, dinini, milletini sormadığı herkes tarafından görülmüş oldu. İngiliz, Alman, Fransız, Kürt, Arap, Fars, Çinli, Türk, Afrikalı olmak çok fark etmiyormuş. Müslüman, Hıristiyan, Budist, Yahudi, Ateist, Deist, Putperest olmak da öyle! Aslında kimsenin kimseden üstün bir yanı yokmuş. Zengin de olsa, fakir de, siyah da beyaz da, Kürt de Arap da, herkes et, kemik, can ve duygulardan oluşmakta ve kimsenin üstün bir yanı bulunmamaktadır. Yakalarsa egemenini de götürüyor ezilenini de. Demek ki her şeyden önce her zaman insan olma bilinciyle ve duygusuyla hareket etmek gerekiyormuş. Çünkü tarih boyu kapitalizmin ulus devlet anlayışının doğurmuş olduğu hastalıklarla toplumlar yönlendirildi ve biri diğerini yok etmek istedi. Bu virüs belki de ayna oldu ve kimsenin üstün olmadığını göstermiş oldu.

Reklamlar